İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Vakfı

“Ortodoksluk ya da Yok Oluş”

Yeni Nesiller İçin Şehirler Birer “Mezbahadır”

Alexander Dugin

Son zamanlarda, Sayın Vladimir Putin demografi sorununu daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Ne var ki, yetkililer arasında bu konuda gerçek bir anlayış bulunduğu söylenemez. Onların sunduğu öneriler yalnızca geçici ve yüzeysel çözümlerden ibarettir. Mevcut yaklaşımlar sadece etkisiz olmakla kalmamakta, aynı zamanda yapısal olarak çözüm üretme kapasitesine de sahip değildir. Durum gerçekten vahimdir: Yetkililerin önerdiği tüm önlemler tam anlamıyla uygulansa dahi, Rus halkının hızla yok oluşunu durdurmak mümkün olmayacaktır. Cumhurbaşkanı elbette böyle bir sonucun yaşanmasını istememektedir; ancak şu ana kadar bu sorunla ilgili gerçek ve köklü bir ilerleme sağlanabilmiş değildir.

Ben, toplumumuzda uzun süredir tartışılan ve özellikle Tsargrad Enstitüsü, Dünya Rus Halkları Konseyi ve Tsargrad Cemiyeti gibi oluşumlarda ele alınan üç temel öneriyi gündeme getiriyorum. Bu öneriler, demografi alanında uzun yıllar çalışmış binlerce uzmanın — doktorların ve bilim insanlarının — birikimini özetlemektedir.

Üç temel tespit:


1. Geleneksel yaşam biçimlerine dönüş zorunludur.

Zira yalnızca geleneksel toplumlarda nüfus artışı mümkündür. Bireycilik temelli modernleşme yolu, demografik çöküşe yol açar; çünkü bireyselcilik çocuk sahibi olma pratiğiyle doğrudan çelişir.

Bir toplum ne kadar modernleşirse, doğum oranları da o ölçüde düşer. Rus nüfusunun yok oluşunu durdurmak istiyorsak, toplumsal yapının bizzat kendisini değiştirmeliyiz. Toplum dindar, geleneksel yapıda, erken evliliklerin yaygın olduğu, boşanmanın ve kürtajın yasaklandığı, çok çocuklu ailelerin norm haline geldiği bir düzene evrilmelidir. Bu anlayış en üst düzeyden en alt kademeye kadar her alanda benimsenmelidir. Aksi takdirde Rusya ve Rus halkı, tarih sahnesinden silinecektir.


2. Şehirler yeniden iskân edilmelidir.

Modern şehirler, yeni nesiller için birer “mezbaha”ya dönüşmüştür. Kırsaldan şehre gelen ilk kuşak görece daha fazla çocuk sahibi olurken, ikinci kuşakta bu sayı azalmakta, üçüncü kuşakta ise neredeyse sıfıra inmektedir. Bu, demografi ve sosyolojinin mutlak yasalarındandır.

Rus halkının kaybolmasını istemiyorsak, yüksek katlı yapılaşmadan vazgeçip, yatay mimariyi esas alan yerleşim biçimlerine geçmeliyiz. Bu alanda, Konstantin Valeryeviç Malofeyev ve Tsargrad Enstitüsü uzmanları tarafından hazırlanmış son derece kapsamlı projeler mevcuttur.


3. İş gücü göçü tamamen durdurulmalıdır.

Eğer hedefimiz Rus halkını korumaksa, bu halkı başka gruplarla ikame etmek çözüm değil felakettir. Göçle oluşan iş gücü açığı nasıl kapatılabilir? Öncelikle robotik alanında ciddi bir teknolojik atılımla; ama aynı zamanda yukarıda belirttiğim iki adımı hayata geçirerek: dini-geleneksel dünya görüşünü kurumsallaştırmak ve şehirleri yeniden iskân etmek.

Eğer bu iki adımı atarsak, göçü durdurur ve robot üretimine başlarsak, Rus halkının korunması için bir umut doğabilir.


Birbirine Tümüyle Zıt İki Yönelim

Peki, mevcut siyasi otoriteler bu önerilere nasıl tepki verecektir? Muhtemelen dehşetle karşılayacaklardır; çünkü sorunların başka yöntemlerle çözülebileceğine hâlâ inanmaktadırlar. Oysa başka bir yol yoktur: Ya bu tedbirler alınacaktır ya da birkaç on yıl içinde Rus diye bir halk kalmayacaktır.

Bu kadar büyük ve zengin bir ülkede eğer biz kendimiz yok olmazsak, birileri bize bu süreçte “yardımcı” olacaktır. Rus halkını göçmenlerle ikame etmek çözüm değildir; çünkü bu, artık Rusya olmayacak, tanınmaz bir kimliğe bürünecektir. Göçü savunanlar, halkımıza karşı suç işlemektedir.

İster beğenilsin, ister beğenilmesin: Halkı kurtarmak istiyorsak, bu model hayata geçirilmelidir. Başka bir seçenek yoktur.


Toplum bu dönüşüme hazır mı?

Cevap net: Hayır. Ne şehirlerden taşınmaya, ne sağlam dinî aile yapıları kurmaya, ne de göçmenlerin yerini alacak kadar çalışmaya hazırız. Sovyet döneminde, en azından bir çalışma disiplini, dayanışma ruhu ve adalet duygusu vardı. Ancak 1980’lerden ve özellikle 1990’lardan itibaren yön tamamen değişti: bireycilik, kariyer hırsı, kırsaldan kente göç, Batı’ya yönelme arzusu, konfor ve haz odaklı yaşam anlayışı öne çıktı.

Ve bu anlayış, demografik krizi çözmekle kesinlikle bağdaşmaz.


“Bugünden itibaren şehirlerin iskânı yeniden başlıyor.”

Dolayısıyla şimdi her şeyden önce hâkim ideolojinin değişmesi gerekmektedir. Zaten Batı’ya yönelmiş liberal ve küreselci anlayıştan, vatanseverliğe ve muhafazakâr geleneksel değerlere geçiş sağlandı. Ancak bu yeterli değildir. Bir adım daha ileri gidilmeli ve laiklik anlayışı tamamen terk edilmelidir.

Laiklik, bireyci asalaklık — bunların hepsi yok edilmelidir. Bize yalnızca din temelli bir toplum gereklidir. Dinî normlar doğumdan itibaren — kreşten üniversiteye, mesleki eğitimden akademiye kadar — her aşamada insanlara kazandırılmalıdır. Tüm sistem geleneksel Ortodoks temeller üzerine yeniden yapılandırılmalıdır. Halkın varlığını sürdürmesinin garantisi budur ve yasal düzenlemeler de buna göre yapılmalıdır.


Yatay Yerleşim – Ortodoks Rehberlik – Göçsüz Toplum

Şehirlerin yeniden yapılandırılması kararı da ertelenmeden alınmalıdır. Şehirler dikey olarak değil, yatay olarak genişlemelidir. Topraklarımız geniştir. Bireysel konut inşası esastır. Kırsal yerleşimler arasında “merkezler” oluşturulmalı, bu merkezler sağlık, eğitim ve sosyal altyapıya erişimi kolaylaştırmalıdır. Büyük şehirler mümkün olduğunca seyreltilmelidir.

Genel olarak halkımız asil ve kutsaldır; fakat kendine gelmesi için yönlendirilmesi gerekir. Devletin görevi halkı kurtuluşa götürmektir — ve kurtuluş, öncelikle Ortodoksluğa dönüşle, ruhun kurtuluşuyla, ailenin kurtuluşuyla, dolayısıyla tüm halkın kurtuluşuyla mümkündür.

Bu yol; şehirlerin yeniden yapılandırılmasını, halkımıza kültürel ve manevi olarak yabancı olan göçün tamamen durdurulmasını, göçmenlerin “canlı makine” gibi kullanılmasına son verilmesini içermektedir. Bu hem onlar hem de bizim için insan onurunu zedeleyicidir. Ayrıca toplumsal gerginlik yaratır; çünkü göçmenler bizim değerlerimizi kabul etmek istemezler.

Fakat asıl sorun şu ki, bizatihi kendi toplumumuz bu değerleri içselleştirmeye henüz tam olarak hazır değildir. Bizim için bu değerler hâlâ soyut kavramlardan ibarettir. Eğer güçlü bir kimlik duygumuz ve sağlam değerlerimiz olsaydı, yabancı etkiler toplumumuz üzerinde etki yaratamazdı.

Bunun için toplumumuz Ortodoks hale gelmelidir. Peki ama bunu istiyor mu?


Zorla Aydınlanma mı?

Kiev Rusyası halkının zamanında Dinyeper Nehri’nde vaftiz edilmek isteyip istemediğini bilmiyoruz. Belki bazıları istemiştir — Mesih tarafından aydınlatıldıkları için. Ama diğerleri yalnızca zorunlu olarak üç kez suya batırıldılar, vaftiz edildiler ve onlara şu söz söylendi:

“Artık siz Hristiyan bir halksınız.”

O andan itibaren bin yılı aşkın bir süredir Hristiyan’ız. Ne kadar çok ruh kurtarıldı! Belki de bu sayede cennetler dolusu Rus ruhu var olmuştur. Çünkü o zaman, halkın üzerine kutsal ve kurtarıcı bir Sakrament gerçekleştirildi.

Şimdi aynısını tekrar yapmalıyız — halkı Kilise’ye geri getirmeliyiz. İsteyip istememeleri, Tanrı’nın Yasası’nı öğrenmek isteyip istememeleri o kadar da önemli değildir. Eğer bir ülkeye sahip olmak istiyorsak, bunu yapmak zorundayız.

Aynı şey şehirler için de geçerlidir. Bu yönde daha kararlı ve cesur adımlar atmaya başlarsak — ki bu yönde zaten bir eğilim oluşmuştur — inanıyorum ki hem otoriteler hem de halk bu kurtarıcı girişimlere zamanla uyum sağlayacaktır.

Exit mobile version