İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Vakfı

Bilgi Türlerinin Nesnelliği ve Evrenselliği Üzerine Bir Deneme

Mehdi AKYÜZ

İnsan neden hakikati talep eder? Çünkü şüphe, insan bilincinin tahammül edemediği bir durumdur. Ne var ki bu tahammülsüzlük, hakikatin değerini tesis eden unsur değildir; hakikat, değerini kendisinden alır. Hakikatin ölçütlerinden biri evrensellik iddiasıdır. Ancak evrensellik, tek başına hakikatin ölçüsü olmaya yetmez. Bu denemede, bilgi türlerinin evrensellik iddiaları üzerinden hakikat ile şüphe arasındaki gerilim ele alınacak ve bu gerilimin imkânları sorgulanacaktır. Bununla birlikte, irade sahibi bir varlık olan insanın, hakikati kendi perspektifine göre yorumlama eğilimi taşıdığı da açıktır. “Benim doğrum bana, senin doğrun sana” biçimindeki söylemler, bu eğilimin görünür hâlleridir. Ancak insan, şüpheyle baş başa kaldığında, varoluşsal bir çözülme yaşar; eylemleri, sözleri ve hatta duyguları dahi ona yabancılaşır. Bu nedenle şüpheden kaçma biçimi, insanın karakterini ve dünyaya yöneliş tarzını belirleyen temel unsurlardan biri hâline gelir.

Bu bağlamda hakikat, yaygın bilgi türleri aracılığıyla ele alınacaktır. İlk olarak sanatsal bilgiye yönelmek gerekir. Sanatsal bilgi, estetik bir yöntemle ortaya çıkar ve bu yöntem doğası gereği öznel bir karakter taşır. Sanatsal bilgiyi hakikatin ölçütü olarak benimseyen birey, hakikati duygulanım ve sezgi yoluyla kavrar. Ancak burada şu soru zorunlu olarak ortaya çıkar: Öznel bir zeminde inşa edilen bu hakikat anlayışı, şüpheyi ortadan kaldırma kudretine sahip midir?

İkinci olarak, modern çağın popüler bilgi türü olan bilimsel bilgi ele alınmalıdır. Bilimsel bilgi, evrensellik iddiasıyla ortaya çıkar ve bu iddia ona kanun niteliği kazandırır. Ancak bu noktada şu sorular kaçınılmaz hâle gelir: Hakikate ulaşılmış mıdır? Daha da önemlisi, şüphe bertaraf edilebilmiş midir? Bu sorulara cevap verebilmek için bilimsel bilginin güvenilirliği ve nesnellik iddiası sorgulanmalıdır.

Bilimsel bilginin temel ölçütü, aynı koşullar altında gerçekleştirilen deneylerin sürekli olarak aynı sonuçları vermesidir. Örneğin, suyun plastik kapta saklanmasının en sağlıklı yöntem olduğu iddiası, uzun süreli laboratuvar incelemeleri sonucunda kanserojen bir maddeye rastlanmamış olmasına dayandırılmıştır. Bu sonuç, duygusal bir tavırla ele alındığında, bireylerde şüphe uyandırmaz; gözlerimiz deneyin yanılmazlığına dair akla şahitlik eder. Ancak burada şu soru ortaya çıkar: duyumlarımızın sıhhatinden emin olabilir miyiz? Günümüzde suyun plastik, demir ya da bakır kapta mı saklanması gerektiği hususunda kesin bir yargıya sahip olunamaması, bilimsel bilginin zaman içerisinde değiştiğini göstermektedir. Bu durum, bilimin kümülatif yapısına örnektir. Dolayısıyla bilim, şüpheyi yalnızca geçici olarak askıya alabilir. Bu geçiciliğin insan tarafından kabul edilip edilemeyeceği ise ayrı bir sorunsaldır.

Son olarak dini bilgi ele alınmalıdır. Dini bilgi; sabit, mutlak, değişmez ve evrensel olduğu iddiasıyla kendisini sunar. Kaynağının tanrısal oluşu, bu bilgi türünde şüpheye yer bırakmaz. Ancak dini bilginin farklı fırkalara ayrılması, onun nesnelliği açısından bir problem teşkil etmez mi? Görünürde bu durum nesnelliğin zedelendiği izlenimini doğurur. Oysa bu çeşitlilik, dini bilginin kendisinden değil, insan aklının yorumlayıcı faaliyetinden kaynaklanmaktadır. İnsan yorumlarının dini bilgiyi çeşitlendirmesi, bu bilginin kaynağına değil, insanın sınırlılığına işaret eder. Yorumların kaynağa atfedilmesi ise nesnelliği ortadan kaldırır. Dini bilginin ölçütü Tanrı olmadığı sürece, bu bilginin nesnel bir değer kazanması mümkün değildir. Çeşitlenmiş yorumların tek tek hak iddia ettiği bir düzende evrensellikten söz edilemez. Bu durumda dini bilgi pek ehemmiyet taşımaz. Bu durumda nesnellik iddiamızı nasıl temellendireceğiz? Yorumların hak iddiası ve evrensellik arasındaki ince çizgiyi birlikte çizmeye çalışalım.

Nesnelliğin imkânı, insan aklının sınırlılığının kabul edilmesiyle temellendirilebilir. Dini bilgi, yorum çeşitliliğine rağmen nesnelliğini koruyabilir. Zıt görüşlere sahip iki dindar birey düşünüldüğünde, her ikisinin de makul bir dini yaşam sürdüğü varsayılabilir. Ancak ibadet anlayışlarındaki farklılık, karşılıklı olarak diğerinin ibadetini geçersiz kılma yetkisi doğurmaz. “Bu şekilde ibadet edilemez” yargısı, insan aklının sınırlarını aşan bir iddiadır. Çünkü tartışılan şey ibadetin özü değil, yorumudur. Bu noktada tekfir ve zorbalık ortaya çıktığında, söz

konusu olan dini bilgi değil, dini terördür. Çünkü dini bilginin temeli, insan aklı değil, imandır.

Tarih boyunca dinin yorumuna dayalı gelenekler birbirlerini eleştirmiştir. Ancak bu eleştiriler sırasında, kendi görüşlerinin de iman temelli olduğu gerçeği çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Tarihsel ve siyasal süreçlerin ibadetlerin farklı biçimlerde icra edilmesine yol açması, bütüncül bir perspektiften değerlendirildiğinde, dini bilginin nesnelliğine zarar vermez. Eğer insan aklının üzerinde bir Tanrı aklının varlığını idrak edebilirsek; dini bilgi türünün nesnelliği zorunluluk ile ortaya çıkar.

Bu noktada aşılması gereken sorun, “Bütün bunlar mantığa aykırı mıdır?”  sorusu ile görünür hale gelir. Bir başka ifadeyle, aynı anda iki zıt görüş doğru olabilir mi? Kuşkusuz ki hayır. Ne var ki bu soru kurgulanırken ve sorulurken gözden kaçırılmaması gereken husus şudur: Tanrı, insanın mantık ilkeleriyle sınırlı bir varlık değildir.

Exit mobile version