İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Vakfı

İran yenilse bile neden kaybetmeyebilir?

Washington ve Tel Aviv haftalardır İran’ı askeri olarak geriletmeye çalışıyor. Fakat savaşın gidişatı artık yalnızca vurulan hedefler ya da imha edilen füze rampalarıyla ölçülmüyor. Asıl soru başka: İran, ağır darbeler alsa bile, Hürmüz Boğazı ve enerji akışları üzerinden savaşı kendi lehine çevirecek yeni bir baskı düzeni mi kuruyor?

Önemli noktalar

1. Savaşın asıl düğümü nerede?

İran’a karşı yürütülen savaş ilk bakışta klasik bir askeri hesap gibi görünebilir: Hava üstünlüğü kurulur, komuta merkezleri vurulur, füze altyapısı aşındırılır, karşı taraf masaya zorlanır. Fakat mevcut tablo bu kadar basit değil. Reuters’ın aktardığı gibi, savaşın İran’ı kırmak yerine onu “daha güçlü” ve özellikle Körfez için daha tehlikeli bırakma ihtimali artık daha ciddi biçimde tartışılıyor [10].

Bunun nedeni İran’ın cephede mutlak askeri üstünlük kurmuş olması değil. Tam tersine, ülke ağır saldırılar altında. Lider kadrosu hedef alındı, askeri altyapısı yıpratıldı, üretim kapasitesi baskı altında kaldı [1][2].

Ancak savaş bazen bu kadar yalın işlemez. Bir devlet, rakibini yenemese de ona maliyet bindirerek, zaman kazandırarak ve yeni baskı araçları üreterek kaybetmemeyi başarabilir. Burada da mesele tam olarak bu görünüyor. İran, savaşın merkezini havadan yere değil, karadan denize; hatta daha da önemlisi, askeri alandan enerji ve ticaret akışına doğru kaydırıyor [10]. Bu noktada savaşın sorusu değişiyor: İran ne kadar hasar aldı değil, aldığı hasara rağmen ne kadar baskı üretebildi?

2. Hürmüz neden İran’ın elindeki en güçlü kart?

Bu savaşın kalbi büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’nda atıyor. Çünkü burası yalnızca dar bir su yolu değil; Körfez petrolünün ve sıvılaştırılmış doğalgazın dünyaya açıldığı ana arter. Der Spiegel, 2024’te boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini ve küresel LNG ticaretinin yaklaşık beşte birinin de bu hatta bağlı olduğunu hatırlatıyor [8]. Reuters da aynı boğazın küresel petrol ve LNG arzının yaklaşık beşte birini taşıdığını vurguluyor [9].

İran’ın burada elde ettiği avantaj tam da bu nedenle askeri olmaktan çok stratejik. FT’de Gideon Rachman, Tahran’ın boğaz üzerindeki fiili kontrolünü bir tür “toll booth” yani geçişten gelir ve baskı üreten bir sisteme dönüştürmeye çalıştığını savunuyor [1]. Aynı çizgi Reuters analizinde daha temkinli ama daha somut bir dille kuruluyor: Körfez’deki uzmanlar, İran’ın “territorial waters card”ı oynayarak Hürmüz’de kuralları koymaya başlayabileceğini, bunun da sadece bölgesel değil küresel ekonomi için bir baskı noktası yarattığını söylüyor [10].

Burada önemli olan, İran’ın boğazı tamamen ve mutlak biçimde kontrol etmesi değil. Zaten asimetrik savaşın mantığı bu değil. İran’ın ihtiyacı olan şey, ticaretin ve enerji taşımacılığının güvenliğini kalıcı biçimde tartışmalı hale getirmek. Reederlerin, sigorta şirketlerinin, enerji şirketlerinin ve Körfez monarşilerinin aynı anda şunu sormasını sağlamak: Bu hattın açık kalacağına kim gerçekten garanti verebilir? Der Spiegel, tam da bu yüzden tankerlerin bölgede yığıldığını, eskort ihtimalinin tartışıldığını ve piyasaların aşırı sinirli olduğunu yazıyor [8]. Rubio’nun “tolling system” uyarısı da bu yeni düzenin artık Washington tarafından da ciddiye alındığını gösteriyor [3].

Bir başka deyişle, İran’ın asıl başarısı boğazı kapatmak olmayabilir. Asıl başarı, boğazı normal bir ticaret hattı olmaktan çıkarıp sürekli pazarlık gerektiren bir kriz alanına çevirmek olabilir. Ve bu olduğunda, savaşın bilançosu yalnızca vurulan hedeflerle değil, değişen kurallarla ölçülür.

3. İran neden hâlâ dayanabiliyor?

Bu noktada doğal itiraz şu olur: Peki İran bu baskıyı ne kadar sürdürebilir? FT’nin uzman derlemesine göre kesin yanıt yok; fakat ortak kanaat, İran’ın ilk günlerdeki yoğun salvo temposunu düşürmüş olsa da bunu basit bir çöküş olarak okumamak gerektiği yönünde [2]. Bazı uzmanlar bunun vurulan altyapının sonucu olduğunu söylerken, bazıları da bunun bilinçli bir stok yönetimi ve uzun savaşa hazırlanma biçimi olduğunu düşünüyor [2].

Özellikle Danny Citrinowicz’in değerlendirmesi dikkat çekici. Ona göre İran artık “overwhelm” yani ezici dalga hücumları değil, “endure” yani dayanma stratejisi izliyor; füze ve dron kullanımını rasyonlayarak savaşı uzatmaya çalışıyor ve mevcut tempoyla haftalarca daha devam edebilir [2]. Bu, savaşın mantığını tersyüz eden bir durum. Çünkü İran için zafer, rakibini askeri olarak çökertmekten çok, onun siyasi sabrını ve ekonomik dayanıklılığını aşındırmak olabilir.

Üstelik daha düşük yoğunluk her zaman daha düşük tehdit anlamına gelmiyor. FT’de bazı uzmanlar, az sayıda saldırının bile kritik enerji ve altyapı hedeflerini vurmasının Körfez ülkeleri için “disproportionate leverage” yarattığını söylüyor [2]. Reuters da haftalar süren bombardımanın İran’ın füze ve dron kapasitesini tamamen susturmadığını belirtiyor [6].

Bu tablo, savaşın ilk bakışta görünen askeri bilançosunu karmaşıklaştırıyor. İran’ın üretim kapasitesi zayıflamış olabilir; motor, güdüm sistemi ve itki bileşenleri gibi kritik tedarik zincirleri hasar görmüş görünüyor [2]. Ama savaşların siyasi sonucu her zaman endüstriyel kapasite ile aynı hızda değişmez. Bir rejim, zayıflarken de tehlikeli olabilir. Bazen tam da bu yüzden daha tehlikeli hale gelir.

4. ABD ve İsrail neden net bir çıkış üretemiyor?

İran’ın kaybetmemesini mümkün kılan bir diğer unsur, karşı tarafın da net bir çıkış stratejisi ortaya koyamaması. New York Times’ın aktardığına göre İsrail, olası ABD-İran görüşmeleri başlamadan önce mümkün olduğunca çok hedefi vurmak istiyor; Netanyahu bu nedenle saldırıları hızlandırma talimatı verdi [7]. Bunun arkasındaki kaygı açık: Savaş siyasi olarak durdurulursa, İsrail’in ilan ettiği hedeflerin önemli bir bölümü eksik kalabilir [7].

Dahası, İsrail güvenlik çevrelerinde bile savaşın uzamasının getirileri konusunda görüş ayrılığı var. Bazı yetkililer daha fazla hedef vurulabileceğini savunurken, diğerleri kazanımların ilk haftadan sonra azaldığını, maliyetlerin ise arttığını düşünüyor [7]. Haberde alıntılanan Danny Citrinowicz’in cümlesi bu sıkışmayı iyi özetliyor: “You’re damned, if you do, and you’re damned, if you don’t” [7]. Ardından daha sert bir yargı geliyor: “The Iranians won’t capitulate. I can’t see a good outcome here” [7].

ABD tarafında da benzer bir gerilim var. Reuters, Trump’ın savaşı “pretty quickly” bitirmek istediğini, hatta bir anlaşma olmasa bile savaşı sonlandırma sinyali verdiğini aktarıyor [10]. Ama aynı anda daha sert saldırı tehditleri de masada [10]. Bu ikili durum, yani hem çıkmak isteyip hem daha fazla baskı kurma ihtiyacı hissetmek, aslında İran’ın elini güçlendiriyor. Çünkü karşı taraf ne kadar acele ederse, İran’ın “dayanma” stratejisi o kadar değer kazanıyor.

Burada Avrupa’dan gelen sesler de dikkat çekici. Reuters’a göre Emmanuel Macron, Hürmüz’ü askeri güçle açmanın “unrealistic” olduğunu söylüyor; bunun uzun süreceğini, gemileri Devrim Muhafızları ve balistik füze tehdidine açık bırakacağını belirtiyor [9]. Daha da önemlisi, boğazın ancak İran’la “consultation” halinde yeniden açılabileceğini savunuyor [9]. Bu, savaşın en kritik paradoksunu açığa çıkarıyor: İran’ın güç kaybetmesi, onunla pazarlık ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Tersine, belki de daha görünür hale getiriyor.

5. Bundan sonra asıl soru ne?

Bu savaş belki yarın, belki birkaç hafta içinde yavaşlayabilir. Ateşkes olabilir. Müzakereler başlayabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına şu soruyu ortadan kaldırmayacak: İran gerçekten geriletildiyse, neden herkes hâlâ onun ne yapabileceğini hesaplamak zorunda? [10]

Belki de sorun, “kazanan” ve “kaybeden” gibi net kategorilerin bu tür savaşları açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Çünkü bazen bir devlet, şehirler kaybeder, komutanlar kaybeder, altyapı kaybeder; ama rakibine güvenlik, enerji ve ticaret düzenini yeniden düşündürmeyi başarır. O anda savaşın dili değişir. O saatten sonra mesele cephede kimin ilerlediğinden çok, yeni düzenin kurallarını kimin yazdığıdır.

Ve bugün Hürmüz’e bakınca görünen tam da budur. İran belki savaş öncesine göre daha zayıf. Ama daha zayıf olmak, daha önemsiz olmak demek değildir. Asıl soru artık şu olabilir: Eğer bir ülke yenilse bile dünyaya maliyet üretmeye devam edebiliyorsa, onu gerçekten yenilmiş saymak mümkün mü?

Kaynakça

[1] Gideon Rachman, “Iran Could Emerge from the War Stronger and More Dangerous,” Financial Times, 30 Mart 2026.

[2] Charles Clover, “How Long Can Iran Keep Firing Missiles?” Financial Times, 28 Mart 2026.

[3] Ryan Mancini, “Rubio Warns Europe That Iran Could Impose ‘Tolling System’ on Strait of Hormuz,” The Hill, 27 Mart 2026.

[4] David Smith, “‘Battle of the Titans’: Trump’s Distorted Reality on Iran War Runs into a Brick Wall,” The Guardian, 30 Mart 2026.

[5] Saeed Shah, “How Could US Forcibly Reopen Strait of Hormuz and What Are the Risks?” The Guardian, 30 Mart 2026.

[6] Alexander Cornwell, Trevor Hunnicutt ve Asif Shahzad, “Iran Calls US Peace Proposals ‘Unrealistic’, Trump Issues New Warning to Tehran,” Reuters, 30 Mart 2026.

[7] David M. Halbfinger, Ronen Bergman, Natan Odenheimer ve Adam Rasgon, “Israel Races to Hit Iran Hard While It Still Can, Officials Say,” The New York Times, 25 Mart 2026.

[8] “Trump stellt Öltankern in der Straße von Hormus Geleitschutz in Aussicht,” Der Spiegel, 4 Mart 2026.

[9] Michel Rose, “Macron Says It Is Unrealistic to Open Hormuz Strait by Force,” Reuters, 2 Nisan 2026.

[10] Samia Nakhoul, “A War Meant to Break Iran Could Leave Tehran Stronger, and Gulf Exposed,” Reuters, 1 Nisan 2026.

Exit mobile version