BLOG SAYFALARI

Herkes Trump’ın bir planı olmadığını söylüyor. Peki Pekin neden endişeli görünüyor?

Howard Zhang

Çin’in İran krizine verdiği tepki, enerji, güç ve ABD-Çin rekabetinin değişen şekli hakkında bize ne anlatıyor?

Bir gün daha geçiyor ve bir başka Batılı lider, Trump’ın İran politikasını “hata” olarak nitelendiriyor ya da Washington’un “açık bir stratejisinin olmadığından” yakınıyor.

Londra, Berlin ve birçok Batı başkentinde siyasi ve medya çevrelerinin önemli bir bölümü, Donald Trump’ın İran krizini yönetme biçimine neredeyse ortak bir küçümsemeyle yaklaşıyor. Hâkim kanaat, Washington’un bir jeopolitik sarsıntıdan diğerine savrulduğu ve bunun arkasında tutarlı bir stratejik yönelim bulunmadığı yönünde.
Bu yargı tamamen temelsiz sayılmaz. Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze, Venezuela, Grönland ve İran birbirinden oldukça farklı krizlerdir; her birinin kökeni ve dinamikleri farklıdır. Trump bu krizlerin hepsini yaratmadı; hatta bazılarını zaten devam eden savaşlar olarak devraldı. Ancak bütün bu gelişmeler birlikte ele alındığında, Trump’ın bu sıcak noktalara verdiği tepkilerin, Çin açısından son derece önemli olan stratejik baskı alanlarıyla sürekli kesiştiği görülüyor: enerji akışları, Arktik bölgesine erişim, ittifakların bütünlüğü, deniz ticaret yolları ve kritik kaynaklar.

Washington’a yönelik eleştiriler anlaşılabilir. Hürmüz Boğazı çevresindeki savaş sisinin yoğunluğu hâlâ sürüyor. Tahran üstün geldiğini iddia ediyor; Washington da benzer şeyler söylüyor. Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten ani çekilişi, küresel enerji düzeninde daha derin dönüşümlerin yaşanabileceğine dair spekülasyonları artırdı.

Ancak Batı’daki liberal yankı odasının dışına çıkıp Pekin’den gelen sinyallere daha dikkatli bakıldığında, tablo çok daha farklı görünmeye başlıyor.

Buradaki soru, Trump’ın gizlice kusursuz işleyen büyük bir stratejik plana sahip olup olmadığı değildir. Bunu destekleyen somut kanıtlar oldukça sınırlıdır. Asıl ilginç olan daha basit bir sorudur:

Eğer Washington’un attığı adımlar gerçekten yalnızca kaotik ve kendi kendini sabote eden hamlelerden ibaretse, Pekin neden bu kadar temkinli davranıyor?

Pekin’den Gelen Dört Sinyal

Bu sorunun cevabı Washington veya Brüksel’de net olmayabilir; ancak Pekin’de daha açık görülebilir. Üstelik bunu Çinli yetkililerin kamuoyuna söylediklerinde değil, kaygı duyuyor gibi göründükleri konularda aramak gerekir.

Birinci sinyal, Çin’in resmî söyleminde enerji güvenliğine verilen alışılmadık derecede doğrudan vurgudur. Dışişleri Bakanlığı brifinglerinde, tırmanan gerilimin küresel enerji piyasalarını ve tedarik zincirlerini ciddi biçimde sekteye uğratabileceği yönünde tekrar tekrar uyarılar yapıldı. Bu, sıradan bir diplomatik dil değildir. Pekin genellikle kırılganlıklarını kamuoyu önünde vurgulamaktan kaçınır; dolayısıyla bir konu açıkça dile getiriliyorsa, büyük ihtimalle içeride ciddi şekilde değerlendiriliyordur.

Xinhua Haber Ajansı’nın yayınları da aynı temayı güçlendirdi; petrol taşımacılığı güzergâhlarına yönelik risklere ve daha geniş ekonomik istikrarsızlık ihtimaline dikkat çekildi. Kullanılan ton zaferci değil, ihtiyatlıydı.

İkinci sinyal, Çin’in ekonomik bürokrasisinden geliyor. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu (NDRC) ile Ulusal Enerji İdaresi gibi kurumlar, stratejik rezervlerin güçlendirilmesi, enerji ithalatının çeşitlendirilmesi ve yerli enerji dayanıklılığının artırılması konularını vurgulamayı sürdürüyor. Bunlar yeni öncelikler değil; ancak son dönemde yeniden öne çıkarılmaları dikkat çekici. Çin’in politika yapım kültüründe bir konunun sürekli tekrarlanması, çoğu zaman rutin idareden ziyade gerçek bir endişeye işaret eder.

Üçüncü sinyal, devlet medyasının tutumunda görülüyor. Eğer Pekin gerçekten krizin Çin’in lehine işlediğine inanıyor olsaydı, normal şartlarda Amerikan gerilemesini ve Çin’in avantajını öne çıkaran daha saldırgan bir anlatı beklenirdi. Oysa Halkın Günlüğü (People’s Daily) ve Xinhua Haber Ajansı, istikrarlı biçimde itidal, istikrar ve gerilimin ekonomik sonuçları üzerinde durdu. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik eleştiriler bile son yıllardaki ölçütlerle kıyaslandığında oldukça ölçülü kaldı.

Dördüncü sinyal, diplomatik davranışlarda görülüyor. Wang Yi’nin yürüttüğü aktif diplomasi, büyük ölçüde gerilimi düşürmeye ve istikrarı korumaya odaklanmış durumda. Bu tutum, Çin Devlet Konseyi’nin verdiği mesajlarla birlikte değerlendirildiğinde, Pekin’in önceliğinin stratejik fırsatlardan yararlanmak değil, olası sarsıntıları sınırlandırmak olduğu izlenimini veriyor.

Bütün bu işaretler bir araya getirildiğinde tek bir sonuca işaret ediyor:

Pekin, İran krizini basit ve doğrudan bir jeopolitik kazanç olarak görmüyor. Aksine, onu ciddi bir risk olarak değerlendiriyor gibi görünüyor.

Bu Neden Önemli?

Bunu anlayabilmek için manşetlerin ötesine bakmak gerekiyor.

ABD – Çin rekabeti genellikle ticaret savaşları, yapay zekâ ve yarı iletkenler etrafında ele alınır. Bunların hepsi son derece önemlidir; ancak hepsi daha temel bir unsurun üzerine inşa edilmiştir: büyük ölçekli ve güvenilir enerji arzı.

Çin’in son otuz yıldaki ekonomik modeli, küresel pazarlara erişime, yabancı teknolojiye ve istikrarlı enerji tedarikine dayanıyordu. Özellikle son unsur çoğu zaman gözden kaçar; çünkü yakın zamana kadar sistem sessizce işliyor ve sorun çıkarmıyordu.

Oysa ihracata dayalı sanayiden yapay zekâ veri merkezlerine kadar modern endüstriyel gücün tamamı, büyük miktarda ucuz ve öngörülebilir enerjiye bağlıdır. Teknolojik üstünlük mücadelesi aynı zamanda, bu teknolojilerin altında yatan altyapıyı kimin sürdürebileceği konusundaki bir rekabettir.

İşte bu nedenle Hürmüz Boğazı etrafındaki kriz Pekin açısından bu kadar önem taşımaktadır.

Hiçbir Zaman Tamamen Ortadan Kalkmayan Bir Kırılganlık

Xi Jinping döneminde geliştirilen Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), kısmen Çin’in dış şoklara olan bağımlılığını azaltmak amacıyla tasarlanmıştı. Orta Asya üzerinden geçen enerji boru hatları, demiryolu koridorları ve denizaşırı limanlar; tedarik yollarını çeşitlendirmeyi ve kırılgan deniz geçitlerine olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyordu.

Ancak coğrafya insan iradesine kolayca boyun eğmez.

Çin’in ithal ettiği petrolün önemli bir bölümü hâlâ Hürmüz Boğazı ve benzeri dar deniz geçitlerinden geçmektedir. Çin önemli miktarda stratejik rezerv biriktirmiş olsa da, rezervler yalnızca zaman kazandırır; stratejik dokunulmazlık sağlamaz. Modern bir sanayi ekonomisi, yer altında depolanan kaynaklardan ziyade kesintisiz akış üzerine kuruludur.

Bu nedenle Pekin’in gözünde İran krizi, uzakta yaşanan bir jeopolitik gösteriden çok, hâlâ çözülememiş yapısal bir zayıflığın hatırlatıcısı gibi görünmektedir.

Pakistan Sinyali: Baskı ve Ardından Gelen Duraklama

Son dönemde yaşanan bir gelişme, Batı’da şaşırtıcı derecede az ilgi gördü.

Pakistan, ABD’nin Hürmüz çevresinde planladığı deniz eskort operasyonunu ertelemesi ve müzakerelere daha fazla zaman tanıması nedeniyle Trump’a açıkça teşekkür etti. Haberler, Pakistan’ın; Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Körfez ülkelerinin sessiz desteğiyle, daha geniş çaplı bir çatışmanın tüm bölgeyi istikrarsızlaştıracağı endişesiyle itidal çağrısında bulunduğunu gösteriyordu.

Bu durum iki nedenle önem taşıyor.

Birincisi, bölgesel aktörlerin gerilimin gerçekten tırmanabileceğine inandıklarını ve bu nedenle acil müdahaleyi gerekli gördüklerini ortaya koyuyor.

İkincisi ise Washington’un yaklaşımının, eleştirmenlerinin iddia ettiği kadar dürtüsel olmayabileceğine işaret ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Hürmüz çevresindeki baskıyı artırabileceğini, belirsizliği yükseltebileceğini ve ardından sahip olduğu kozları koruyarak süreci kısmen durdurabileceğini göstermiş oldu. Bu sonuç ister bilinçli bir stratejinin ürünü olsun ister koşulların doğal sonucu, ortaya çıkan tablo kontrolsüz bir tırmanıştan ziyade zorlayıcı diplomasiye (coercive diplomacy) benziyordu.

Pekin’in bunu fark etmemiş olması neredeyse düşünülemez.

Çinli stratejistler açısından asıl endişe verici nokta, Amerika’nın yalnızca enerji akışlarını sekteye uğratabilme kapasitesine sahip olması değildir. Daha önemlisi, Washington’un dünyanın en kritik boğazlarından biri etrafında gerilimin ne zaman yükseleceğini ve ne zaman düşeceğini belirleyebilecek bir etki gücünü hâlâ elinde tutuyor olabilmesidir.

Bu, birçok Batılı eleştirmenin kabul ettiğinden çok daha sofistike ve etkili bir nüfuz biçimidir.

Çin Kazanıyor mu, Yoksa Sadece Farklı Bir Şekilde mi Kırılganlaşıyor?

Bazı analistler, uzun vadede Çin’in yine de bu süreçten kazançlı çıkabileceğini savunuyor. Onlara göre Amerika Birleşik Devletleri aynı anda çok fazla cephede yük taşıyor. Ayrıca mevcut kriz, fosil yakıtlardan uzaklaşma sürecini hızlandırabilir; oysa Çin batarya üretimi, güneş enerjisi teknolojileri ve elektrikli araçlar gibi alanlarda kritik tedarik zincirlerinin büyük bölümünü zaten kontrol ediyor.

Bu argümanların tamamen temelsiz olduğu söylenemez.

Nisan ayında DemocracyAsia.com için kaleme aldığım makalede de belirttiğim gibi, Çin İran krizinin ne açık bir kazananı ne de açık bir kaybedenidir. Pekin bazı diplomatik ve propaganda avantajları elde edebilir; ancak aynı zamanda bu kriz, Çin’in konumundaki bazı sınırları ve kırılganlıkları da görünür hâle getirmektedir.

İran üzerindeki baskının artması, Çin’in önemli enerji ortaklarından birini doğrudan etkiliyor. Venezuela’ya yönelik kısıtlamalar, Çin’in indirimli petrol tedarik ettiği bir başka kaynağı daraltıyor. Rusya’ya bağımlılık ise kendi siyasi ve finansal belirsizliklerini beraberinde getiriyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki istikrarsızlık da Çin’in sanayi ekonomisinin dayandığı daha geniş sistemin kırılganlığını artırıyor.

Bu sorunların her biri ayrı ayrı ele alındığında farklı açıklamalar getirilebilir. Ancak birlikte değerlendirildiklerinde daha tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor: Çin’in ekonomik modelinin temel dayanaklarından biri etrafında giderek büyüyen bir belirsizlik alanı oluşuyor.

Çin stratejik düşüncesinde buna eski bir deyimle 釜底抽薪” (fǔ dǐ chōu xīn) denir; yani kazanı doğrudan devirmeye çalışmak yerine, altındaki odunları çekerek sistemi zayıflatmak. Batı strateji literatüründe ise buna, rakibin “ağırlık merkezine” yönelik baskı uygulamak denebilir.

Bu etkinin bilinçli bir stratejinin sonucu olup olmadığını kesin olarak kanıtlamak ise hâlâ oldukça güçtür.

Rahatsız Edici Karşı Argüman

Ancak hikâyenin başka bir yüzü de var.

Bugün Amerika’nın attığı adımlar Pekin’i tedirgin ediyor olabilir; fakat aynı zamanda uzun vadede Batı’nın kendisine de zarar veriyor olabilir.

Washington ile Avrupa’nın bazı kesimleri arasındaki ilişkiler ciddi biçimde yıprandı. Küresel ticaret sistemi giderek parçalanıyor. Eleştirmenlere göre Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş sonrası dönemdeki küresel üstünlüğünün temelini oluşturan ittifak ağlarını ve ekonomik yapıları zayıflatma riskiyle karşı karşıya.

Bir başka ihtimal de baskının Çin’i sınırlamak yerine dönüşümünü hızlandırmasıdır. Pekin, Rusya ile enerji entegrasyonunu daha da derinleştirebilir; alternatif ödeme sistemlerini hızlandırabilir; iç ekonomik dayanıklılığını artırabilir ve petrol sonrası teknolojilere daha güçlü şekilde yatırım yapabilir. Üstelik bu alanların birçoğunda zaten önemli avantajlara sahiptir.

Bu açıdan bakıldığında mevcut strateji, sonunda bir Pirus zaferine dönüşebilir: Taktik düzeyde başarılı görünen fakat stratejik açıdan ağır maliyetler doğuran bir zafer.

Bir başka olasılık ise Amerika’nın aslında yanlış cephede mücadele ediyor olmasıdır. Eğer önümüzdeki on yılların belirleyici rekabeti sanayi kapasitesi, yapay zekâ altyapısı ve ileri üretim teknolojileri etrafında şekillenecekse, Ortadoğu krizlerine ve enerji akışlarını kesintiye uğratmaya aşırı odaklanmak sonunda dikkat dağıtıcı bir unsur olarak görülebilir.

Bu itirazlar ciddidir ve göz ardı edilmemelidir.

Pekin’in Verdiği Sinyaller Aslında Ne Anlatıyor?

Bu sinyaller, Çin’in yakın bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu kanıtlamıyor.

Aynı şekilde Trump’ın perde arkasında Sun Tzu tarzı gizli ve kusursuz bir büyük strateji yürüttüğünü de göstermiyor.

Ancak yine de önemli bir şeyi ortaya koyuyorlar.

Pekin’in davranışları, jeopolitik bir fırsatı özgüvenle değerlendiren bir liderliğin davranışlarına benzemiyor. Daha çok, giderek daha istikrarsız, daha öngörülemez ve Çin’in yükselişini mümkün kılan varsayımlara karşı daha düşmanca hâle gelen bir dünyada, maruz kaldığı riskleri dikkatle yönetmeye çalışan bir liderliğin davranışlarını andırıyor.

Bu, Çin’in zayıf olduğu anlamına gelmez.

Fakat Çinli karar alıcıların, Batı’daki birçok yorumcunun varsaydığından daha fazla kısıt ve kırılganlık gördüklerini düşündürüyor.

Sonuç Çıkarmak İçin Erken, Gözlem Yapmak İçin Değil

Kesin sonuçlara ulaşmak için henüz çok erken. Durum hâlâ değişkenliğini koruyor ve bütün tarafların zafer ilanlarına temkinli yaklaşmak gerekiyor.

Ancak şimdiden makul görünen bir değerlendirme var.

Eğer Trump gerçekten hiçbir yönü ve stratejik etkisi olmayan rastgele hamleler yapıyor olsaydı, attığı bu kadar çok adımın yalnızca rakiplerini değil, Pekin’deki en dikkatli gözlemcileri de rahatsız etmiş olması olağanüstü bir tesadüf olurdu.

Belki ortada büyük bir plan yoktur.

Belki de tanık olduğumuz şey, değişen bir dünyada üst üste binen baskıların, krizlerin ve bunlara verilen tepkilerin doğal birikiminden ibarettir.

Ancak hangi açıklama doğru olursa olsun, Pekin’in kendi verdiği sinyaller, bu gelişmelerin Çin’in içinde son derece ciddiye alındığını gösteriyor.

Ve şimdilik, belki de bütün hikâyenin en dikkat çekici işareti tam olarak budur.

İlginizi çekebilecek diğer gönderiler
BLOG SAYFALARI

Siyonizmin Özü - Metafizik ve Tarihsel Bir Analiz

Alexander Dugin Aleksandr Dugin’e göre Siyonizm, Yahudiliğin kendi içinden doğan sapkın…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

İran İsrail ve Amerika'ya Karşı Savaşı Nasıl Kazandı?

Alexander Dugin Alexander Dugin, İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

Paşinyan'ın Son Oyunu: Barış, Referandum ve Güney Kafkasya'nın Geleceği

Sahavet Memmed Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinden önce, özellikle…
Devamını oku