BLOG SAYFALARI

İran İsrail ve Amerika’ya Karşı Savaşı Nasıl Kazandı?

Alexander Dugin

Alexander Dugin, İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile yaşadığı çatışmadan nasıl galip çıktığını ve bu dramatik değişimin Rusya için neden benzersiz bir fırsat penceresi yarattığını açıklıyor. Ona göre bu durum, Rusya’nın belirleyici bir taarruz başlatarak Ukrayna savaşında nihai zafere ulaşması için uygun koşulları oluşturuyor.

Alexander Dugin ile Sputnik TV Programı “Escalation” Röportajı

Sunucu: Programın ilk bölümünde, Kiev’deki askerî hedeflere yönelik gerçekleştirilen ve genellikle “misilleme saldırıları” olarak adlandırılan operasyonları konuşmak istiyorum. Savunma Bakanlığı vurulan hedeflerin bir listesini yayımladı. Son dönemde sıkça olduğu gibi, bu saldırılara ilişkin çok sayıda fotoğraf ve video da mevcut: nelerin vurulduğu, nerede vurulduğu, nasıl vurulduğu ve sonuçları.

Uluslararası tepkiler de gelmeye başladı. Şu anda önemli olan, bu gelişmeler içerisinde öne çıkan noktaların neler olduğu, nelere dikkat edilmesi gerektiği ve bu saldırıların insanların uzun süredir dile getirdiği, talep ettiği, görmek istediği ve umut bağladığı şeyler olup olmadığıdır.

Bütün bunlara nasıl bakmalıyız?

Alexander Dugin: Benim görüşüme göre bunlar son derece olumlu gelişmelerdir ve memnuniyetle karşılanmalıdır.

Gerçek şu ki, özel askerî operasyonun en başından itibaren dikkatli gözlem yapan insanlar — ve dürüst olmak gerekirse halkımızın çok büyük bir kısmı, genellikle sanıldığından çok daha bilge insanlardır; dünya meselelerini daha derinden kavrarlar, uluslararası ve iç siyaseti daha incelikli bir şekilde anlarlar…

Şunu söylemek istiyorum: Halkımız zekidir. Dünyayı algılayış biçimleri kendilerine özgüdür; ancak temel meselelerde Rus insanı olup biteni çok iyi anlar.

Dostoyevski bunu Kumarbaz adlı eserinde güzel ifade eder. Bazı milletler vardır; burnuna hafifçe vurursanız çok alınırlar ama daha derin, ruhsal yaraları fark etmezler. Ruslar ise bunun tersidir. Burnuna vurursanız pek aldırmaz; fakat mesele vicdan, hakikat, derinlik ve gerçeklik olduğunda Rus insanı bunları son derece derinden hisseder ve anlar.

Bu nedenle özel askerî operasyon başladığında halkımız — yalnızca uzmanlar değil, milletin kendisi — bunun ciddi bir mesele olduğunu anladı. Bunun bir savaş olduğunu gördü. Bu, Batı ile yürütülen bir savaştı; medeniyetler arası bir savaştı; Rusya’nın varoluşunu ilgilendiren bir savaştı.

İnsanlar bu yüzden savaşa gittiler. Cepheye gitmelerinin temel nedeni bunu anlamalarıydı. Derin Rus bilinçleriyle bunu hissettiler ve kalplerinde meselenin son derece ciddi olduğunu kavradılar. Bu, devletin kendi başına yürüteceği teknik bir operasyon değildi. İnsanların da bu sürece katılması gerekiyordu. Bu bir halk savaşıydı; ciddi bir savaştı.

Aslında halk dört yılı aşkın süredir bu çatışmayı böyle görüyor. Bir tür teknik temizlik operasyonu olarak değil; bugünkü Ukrayna’nın temsil ettiği belirli terörist oluşumlara karşı sınırlı bir mücadele olarak da değil. Halk bunu çok daha büyük, çok daha önemli ve tarihî kaderimizle bağlantılı bir mücadele olarak değerlendiriyor.

Bu nedenle uzun zamandır toplumda güçlü bir karşılık verme isteği giderek büyüyordu. İnsanlar başlangıçta sessizce beklediler; sabır gösterdiler.

Terör saldırısında hayatını kaybeden Vladlen Tatarski’nin sık sık söylediği bir söz vardı:

“İçimde bir his var; yakında onlara gerçekten gereken cevabı vereceğiz.”

Uzun süre bu his yalnızca bir beklenti olarak kaldı. Vladlen artık aramızda değil; fakat Rus halkının bir gün gerçekten ciddi şekilde savaşmaya başlayacağımız ve gerçek bir karşılık vereceğimiz yönündeki inancı daha da güçlendi.

Yetkililer ise kendi derin sebepleri doğrultusunda — bunları burada yargılamak istemem — uzun süre boyunca aslında henüz tam anlamıyla başlamadığımızı, yalnızca hazırlık aşamasında olduğumuzu ima ettiler.

Aradan çok zaman geçti.

Doğal olarak ağır kayıplar verdik; büyük acılar yaşadık. Pek çok aile, pek çok şehir, pek çok sevdiğimiz insan kaybedildi. Fakat buna rağmen toplumda hâkim olan duygu şuydu: Henüz gerçek anlamda bir karşılık verilmedi.

Bu nedenle toplum içinde derin bir hoşnutsuzluk oluşmaya başladı:

“Ne zaman gerçekten ciddi şekilde savaşacağız?”
Bana göre artık şu noktaya geldik: Bu erteleme, bu bekleyiş, Trump’a duyulan umutlar, ateşkes beklentileri ya da düşmanın kendi kendine yorulup çökeceği düşüncesi kritik bir eşiğe ulaştı.

Artık bunu daha fazla uzatamayız. Görünen o ki, tam ölçekli ve kararlı adımları daha fazla erteleyemeyeceğimizi anlamaya başlıyoruz. Düşmanın her yeni terör saldırısına yalnızca benzer ölçekte karşılık vermek yeterli değildir. Büyük çaplı, sistemli ve sürekli hareket etmeliyiz. Düşmanın temel direniş merkezlerini yok etmeli; ulaşabildiğimiz her yerde, stratejik ve sembolik öneme sahip hedeflere vurmalıyız.

Toplumumuzun talebi budur: Süreci durdurmayın. Elverişsiz şartlarda müzakere etmeyin. Sahte ateşkes tekliflerine kanmayın. Tüm gücümüzle hareket etmeliyiz.

Bunu yapmaya başlıyor muyuz? Bence evet.

Yetkililer de artık kararlı adımları daha fazla geciktirmenin mümkün olmadığını, aksi halde bunun bizim açımızdan olumsuz sonuçlar doğuracağını anlamaya başladı. Güçlü olduğumuz açık. Büyük bir ülkeyiz ve elimizde birçok koz var. Ancak artık bu kozları kullanmanın zamanı geldi.

Aksi halde bize karşı yürütülen terör temelli savaş modeli düşmana yeni fırsatlar sağlamaya devam edecektir. Düşman daha zayıf olabilir, daha ahlaksız olabilir; fakat yine de bazı sonuçlar elde etmeyi başarıyor. Buna son verilmelidir.

Düşmanın hiçbir başarı elde etmesine izin verilmemelidir. Rus topraklarına — buna Novorossiya da dâhil — yeni saldırılar düzenleyebilecek hiçbir yapı, hiçbir kapasite kalmamalıdır. Haberleşme sistemleri çalışmamalı, ulaşım ağları işlememeli; savaş makinesini ayakta tutan hiçbir unsur faaliyet gösterememelidir.

İşte ciddi, derin ve gerçek bir savaş yürütmek budur. Bana göre bunu yapmakla yükümlüyüz. Kararlı aşama aslında daha yeni başlamaktadır.

Fakat düşmana yönelik daha sert saldırılarımız bu sürecin başlangıcı mı?

Umarım öyledir.

Ancak “Oreşnik” füzesinin özel savaş başlığı olmadan sergilenmesini ya da düşman hava savunmasının engelleyemediği birkaç hipersonik füze kullanımını yeterli görüyorsak, yanılıyoruz.

Askerî terminolojide “caydırma ve yıldırma” anlamına gelen bir kavram vardır. Bu, rakibe gücümüzün o kadar üstün olduğunu göstermektir ki direnişin tamamen anlamsız olduğuna inanmasını sağlamaktır.

Bu yalnızca korkutmak değildir. Bu, ezici güç gösterisi yoluyla düşmanın savaşma iradesini kırmaktır.

Bunu sistemli şekilde yapmaya başlamalıyız.

Ve en önemlisi, artık eylemlerimiz sürekli tepki veren bir karakter taşımamalıdır.

Sürekli olarak:

“Bu saldırı şunun karşılığıdır.”

“Bu da bunun cevabıdır.”

demek, kendi halkımızda bile şaşkınlık yaratıyor.

Bahane üretmeyi bırakmanın zamanı geldi.

Bu yaklaşım hem kendi toplumumuzun hem de düşmanımızın psikolojisinin yeterince anlaşılmadığını gösteriyor.

Rakiplerimiz bizim açıklamalarımızla ilgilenmiyor. Batı’da zaten bütün anlatı Rusya’nın mutlak kötülük olduğu iddiası üzerine kurulmuş durumda.

Onlar buna inanıyorsa, bizim görevimiz kazanmak olmalıdır. Gerekçelerimizi daha sonra açıklarız.

Şu anda önemli olan onların ne yaptığı değil; bizim, rakibin direnme kapasitesini tamamen ortadan kaldırmak ve onun askerî-siyasi varlığını sürdüremeyeceği ölçüde zarar vermek için ne yapacağımızdır.

Zaten özel askerî operasyonun başlangıçtaki amacı da buydu.

Eğer bu hedeflere önceki teknik yöntemlerle ulaşılamadıysa, yaklaşımın kendisi değişmelidir. Faaliyetlerimizin statüsünü gerçek savaş seviyesine çıkarmalıyız.

Kelimenin tam anlamıyla bir savaş.

Ukrayna topraklarında kolektif Batı’ya karşı yürütülen bir savaş.

Dünyadaki şartların kendiliğinden değişeceğini ve bizi otomatik olarak galip konuma getireceğini umarak bu meseleyi sürekli ertelemeye yönelik tüm girişimler başarısız olmuştur.

Artık bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır.

Umarım dikkatli de olsa bu dönüşüm başlamaktadır.

Ordumuzu desteklemeli ve bu sürece tüm gücümüzle katılmalıyız. Çünkü bu savaş hepimizin ortak meselesidir.

Bu mücadele yalnızca cephede verilmemektedir.

Ekonomide de sürmektedir.
Siyasette de sürmektedir.
Kültürde de sürmektedir.
Eğitim alanında da sürmektedir.

Her seviyede bu mücadelenin parçası olmalıyız.

Sunucu: Küçük bir açıklama ya da daha doğrusu tartışmaya katkı sağlayacak bir düşünce eklemek istiyorum.

Rusya uzun zamandır çok yoğun bir toplumsal ve bilgi savaşı baskısı altında yaşıyor.

Halkın duygusal olarak benimsediği neredeyse her düşünce — ister evlerde yapılan sohbetlerde ister internette olsun — toplum ve ülke üzerinde baskı kurmak için kullanılabilecek bir araca dönüşebiliyor.

İnsanlarda “artık başlama zamanı geldi” düşüncesini ya da hoşnutsuzluk duygusunu körüklemek, onların zihinlerinde oluşan beklentilerle askerî ve siyasi liderliğin gerçek planları arasında bir ayrılık yaratmaya yönelik bir girişim değil midir?

Çoğunluğun artık kararını verdiği ve olgunlaştığı varsayımıyla hareket etmek tehlikeli değil midir?
Alexander Dugin: Çoğunluk bu kararı çok uzun zaman önce verdi.

Bizim zaferden başka seçeneğimiz yok.

Beyaz eldivenlerle kazanmak istedik. Cerrahi hassasiyette, nokta atışı operasyonlarla ve mümkün olduğunca sivil zarardan kaçınarak sonuca ulaşmak istedik.

Başaramadık.

Bu yüzden çoğunluk artık zaferin farklı yöntemlerle elde edilmesi gerektiğini düşünüyor.

Elbette ülkede, yetkililerin savaşın yürütülmesindeki kararsızlığından kaynaklanan belirli bir hoşnutsuzluk vardır. Bu bir gerçektir.

Ve doğal olarak Batılı teknolojiler, sosyal mühendislik yöntemleri ve bu hoşnutsuzluğu yönlendirme girişimleri de bu sürecin üzerine eklenmektedir.

Düşman toplumumuza karşı yürüttüğü psikolojik operasyonlarla bu duyguları kullanmaya çalışmaktadır.

Bunu kesinlikle hesaba katmalıyız.

Fakat halktan yükselen hoşnutsuzluk dalgasının manipüle edildiğini söylerken meselenin diğer tarafını unutuyoruz.

Düşman aynı türden psikolojik ve ağ temelli etkileri bizim askerî ve siyasi liderliğimiz üzerinde de uygulamıyor mu?

Onlara sürekli olarak:

“Sorun değil, yakında anlaşacağız.”

“Ateşkes geliyor.”

“Biraz daha bekleyin.”

şeklinde mesajlar vermiyor mu?

Böylece liderliği gerekli olan kararlı adımları atmaktan alıkoymuyor mu?

Bu sırada da diğer taraftan, söz konusu kararlı adımların atılmamasını kullanarak toplumdaki hoşnutsuzluğu büyütüyor ve halkı yönetimle karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Bu iki yönlü bir saldırıdır.

Klasik bir ağ savaşıdır.

Ve biz uzun yıllardır bu şartlar altında yaşamaktayız.
Savaş muhabirlerini, halkın yorgunluğunu ya da “aşırı vatanseverleri” suçladığımızda bunda belli ölçüde doğruluk payı vardır; çünkü düşman bu duyguları ustaca manipüle etmektedir.

Fakat sürecin diğer tarafını gözden kaçırıyoruz.

Düşman yalnızca toplumumuzu ve sıradan insanları etkilemeye çalışmıyor. Aynı zamanda yönetici elitimizi, devletin en üst kademelerini de etkilemeye çalışıyor.

Ancak orada kullanılan yöntemler ve argümanlar tamamen farklı, hatta tam tersidir.

Onlara şu tür sinyaller gönderiliyor:

“Yakında Batılı temsilciler gelecek ve her şey çözülecek.”

“Ateşkes mümkün.”

“Trump bu çatışmayı herkes için kabul edilebilir şartlarda sona erdirmek istiyor.”

Bunlar tamamen hayal ürünü değildir; belirli gerçeklik payları olabilir.

Fakat her hâlükârda Batı, elitleri kararlı adımlar atmaktan alıkoymaya çalışırken, aynı zamanda toplumdaki hoşnutsuzluğu da büyütmektedir.

Bir taraftan yöneticilere “bekleyin” deniliyor; diğer taraftan halka “neden bekliyorsunuz?” deniliyor.

Bu, klasik bir ağ savaşı operasyonudur.

Biz uzun yıllardır bu koşullar altında yaşıyoruz.

Ülkemizi bir zamanlar kaybettik; çünkü bize düşman olan güçler, sosyal manipülasyonlar ve renkli devrimler yoluyla devletimizi elimizden aldı. Varşova Paktı da aynı yöntemlerle elimizden çıkarıldı.

Teknolojiler değişebilir; fakat öz aynı kalır.

Bu nedenle bana göre bugün ihtiyaç duyulan şey, toplum ile devlet arasında birlik sağlanmasıdır.

Devletin savaşı kendi istediği şekilde yürüttüğünü ve istediği zaman sonlandırabileceğini söyleyemeyiz.

Bu savaşı hepimiz veriyoruz.

Hepimiz bedel ödüyoruz.

Bu bedel yalnızca ekonomik değildir; insanlar hayatlarını kaybediyor.

Dolayısıyla devletin, istediği zaman savaşı başlatma, istediği zaman sonlandırma veya bunca kan döküldükten sonra keyfi biçimde ateşkes yapma konusunda sınırsız bir yetkiye sahip olduğu söylenemez.

Hayır.

Zafer bir taleptir.

Tarihin talebidir.

Halkın talebidir.

Toplumun talebidir.

Hem yaşayanların hem de hayatını kaybedenlerin talebidir.

Devletimiz bu savaşı kazanmak zorundadır.

Bu ilkesel bir meseledir.

Şöyle düşünülemez:

“İstersem zafer elde ederim.”

“İstersem ateşkes imzalarım.”

“İstersem tek taraflı olarak geri çekilirim.”

Siyasi liderliğin böyle bir hakkı ya da yetkisi yoktur.

Şu anda savaş devam ederken, başarısız ya da yarım bırakılmış savaşların nasıl sonuçlandığını biliyoruz.

Böyle durumlarda çoğu zaman en üst düzey liderlik ortadan kaybolur.

Bu son derece ciddi bir konudur.

Fakat bununla birlikte, ne yazık ki bazen devletin kendisi ve halk da büyük zarar görür.

Biz aynı hatayı tekrar etmemeliyiz.

Bu yola girmemeliyiz.

Bugün halk ile devlet arasında bir “zafer mutabakatı” yapılmalıdır.

Buna ihtiyaç vardır.

Vatanı kurtarmak ve zaferi elde etmek için gerekli adımlar atılmalıdır.

Kararların ertelenmesi, geciktirilmesi ya da sürekli geleceğe bırakılması — ister taktiksel ister stratejik gerekçelerle açıklansın — bazı durumlarda toplumun tutumunu dikkate alma zorunluluğundan daha az önemlidir.

Toplumun sesi giderek daha önemli hâle gelmektedir.
Üzücü örnekler vermek istemiyorum, ancak tarihimizde bunlar mevcuttur.

Halk ile devlet bir arada olduğunda kazanırız.

Savaş bir halk savaşına dönüştüğünde, toplumun tamamı mücadeleye katıldığında, bizden daha güçlü görünen rakiplere karşı bile zafer elde ederiz.

Ancak devlet ile halk arasında birlik olmadığında, çözülmesi nispeten kolay görünen savaşları ve çatışmaları bile kaybedebiliriz.

Eski çağlarda insanlar savaşın tanrıların hükmü olduğuna inanırlardı.

Helenler, savaşın sonucunun toplumun iç durumuna bağlı olduğunu düşünürdü. Onlara göre tanrılar; daha temiz, daha kararlı, daha cesur, daha fedakâr ve daha haklı olan tarafa zafer verirdi.

İşte tam da bu içsel haklılık duygusu — yalnızca teknik hazırlık değil, aynı zamanda manevi doğruluk — halk ile devleti birleştiren ve gerçek zafer yolunu oluşturan temel unsurdur.

Bugün hâlâ çözülememiş pek çok meselemiz var.

Yakın geçmişimizden miras kalan büyük yabancılaşma katmanlarını ve elitlere yönelik güvensizliği taşıyoruz.

Ayrıca toplumumuza sızmış olan, bize yabancı ve düşmanca ağlar da mevcut. Bunların bir kısmı hâlihazırda aktif durumda, diğerleri ise zamanı geldiğinde harekete geçirilecektir.

Toplumumuzda çözülmemiş birçok sorun bulunmaktadır.

Bunları görmezden gelemeyiz.

Sürekli erteleyemeyiz.

Savaş koşullarında bile her şeyin mükemmel olduğunu iddia edemeyiz.

Çünkü bu savaş aynı zamanda halkımızın ve devletimizin arınması ve dönüşümüyle de ilgilidir.

Genel olarak halk ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği çok derin bir felsefi meseledir.

Birileri bunun teknik yollarla çözülebileceğini söyleyebilir.

Fakat bu bilinçli bir yanılsamadır.

Bu kadar tarihî, derin ve temel bir sorunun teknik bir çözümü olamaz.

Savaş dönemlerinde her şey daha keskin bir hâl alır.

Sorunlar görünür olur.

Aynı zamanda devletin ve halkın en iyi yönleri de ortaya çıkar.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey kararlı bir irade gösterisidir.

Çaba göstermeden ilerleyemeyiz.

Sadece mevcut gidişatın bizi ileri taşımasını bekleyemeyiz.

Bu iradeyi ortaya koymak zorundayız.

Eğer bunu yapmaya başladıysak — cephedeki bazı başarılar ve saldırılarımız bunun göstergesiyse — bu son derece olumlu bir gelişmedir.

Elbette birçok alanda süreçler hâlâ aksayarak ilerliyor.

Bazen bir bilgisayarın donup tekrar çalışmaya başlaması gibi kesintili bir hareket söz konusu.

Yine de umarım aynı yönde ilerlemeye devam ediyoruzdur.

Çünkü geri çekilmiyoruz.

Evet, acı çekiyoruz.

Evet, düşman etkili, sert ve acımasız karşılıklar veriyor.

Ancak saldırılarımızın sayısını, niteliğini ve isabet oranını artırmalıyız.

Potansiyelimizin henüz tükenmediğine inanıyorum.

Zafere doğru ilerliyoruz.

Fakat şu anda o belirleyici adımı atmamız gerekiyor.

Sunucu: Şimdi çok yeni bir gelişmeden bahsetmek istiyorum.

Avrupa saatiyle ve Moskova açısından oldukça beklenmedik şekilde, Donald Trump’ın doğum günüyle bağlantılı olabileceği söylenen bir haber geldi.

İran ve Amerika Birleşik Devletleri, birkaç gün içinde bir anlaşmaya varılacağını ve bir mutabakatın imzalanacağını doğruladılar.

Hatta anlaşmayı kimlerin imzalayacağına dair haberler bile yayımlandı.

Amerikan tarafında Başkan Yardımcısı Vance’in, İran tarafında ise Dışişleri Bakanı Arakçi ile Meclis Başkanı Galibaf’ın imza atacağı belirtiliyor.

Anlaşmanın ayrıntılarına dair çeşitli bilgiler de dolaşıyor.

Satır aralarını okuduğumuzda, İran’ın birçok konuda — hepsinde olmasa da büyük kısmında — istediğini elde ettiği ve hatta yılın başında bunu beklemesinin bile zor olduğu izlenimi oluşuyor.

Amerika ile İran arasındaki ilişkilerde yaşanan bu beklenmedik gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve daha genel anlamda, bunun Ortadoğu ve dünya siyaseti açısından anlamı nedir?
Alexander Dugin: Şu anda en soğukkanlı ve dengeli Amerikan analistleri bile — propaganda söylemlerinin ötesine geçtiğinizde — şu gerçeği kabul ediyor:

İran bu savaşı kazandı.

Kulağa ne kadar tuhaf gelse de İran kazandı.

Bu benim kişisel görüşümden ziyade, bunu kabul eden Amerikalı uzmanların değerlendirmesidir.

Onlara göre İran galip geldi ve artık şartları belirleyebilecek konuma ulaştı.

Ancak İran’ın anlaşmayı nasıl anlattığıyla Trump’ın kendi halkına anlattığı tabloyu karşılaştırdığımızda, sanki birbirini tamamen dışlayan iki ayrı metin görüyoruz.

İran şöyle diyor:

“Bölgesel gerilimin azaltılması için bazı düzenlemeleri kabul ediyoruz, ancak bunlar bizim şartlarımız çerçevesinde olacaktır.”

İran’ın imzalamaya hazır olduğu metin budur.

Ayrıca Batı’ya güvenmediklerini açıkça ifade ediyorlar.

Her şeyi doğrulayacaklarını söylüyorlar.

Nükleer altyapılarını koruyorlar.

Silahlı kuvvetlerini koruyorlar.

Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrollerini sürdürüyorlar.

Ve şimdi herkesin onlara ödeme yapacağını belirtiyorlar.

Amerika ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran’a ait dondurulmuş hesapları serbest bırakacağı söyleniyor.

Dugin’e göre bunlar zaferin göstergeleridir.

Çünkü savaşın nasıl sona ereceğine kazanan taraf karar verir.

Eğer bu şartlar kabul edilirse, bunun İran’ın ortaklaşa tanınan bir zaferi anlamına geleceğini savunuyor.
Buna karşılık Trump kendi kamuoyuna tamamen farklı bir hikâye anlatıyor.

Trump’ın anlattığı tabloya göre:

  • İran teslim oldu.
  • Uranyum zenginleştirmeyi durdurdu.
  • Hürmüz Boğazı’nı koşulsuz açtı.
  • Petrol serbestçe akacak.
  • Amerika hiçbir taviz vermedi.
  • İran geri adım attı.

Trump bunu kendine özgü sert ve meydan okuyan üslubuyla anlatıyor.

Ancak ortada sorun var:

İmzalanacak anlaşma hakkında iki tarafın anlattıkları birbirine tamamen zıt.

Bu nedenle Dugin, taraflardan birinin — ya İran’ın ya da Amerika’nın — şu anda iç politik nedenlerle gerçeği çarpıtıyor olabileceğini düşünüyor.

Yakında bunun ortaya çıkacağını söylüyor.

Çünkü sonsuza kadar bu çelişkiyi sürdüremezler.

Er ya da geç:

  • Gerçek anlaşma ortaya çıkacak,
  • Ya da anlaşma çökecek.

Ve insanlar şunu görecek:

Tankerler Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor mu, geçmiyor mu?

Patlamalar devam ediyor mu, etmiyor mu?

Bombalar düşüyor mu, düşmüyor mu?

O zaman gerçek tablo netleşecektir.
Ancak burada bana oldukça önemli görünen bir nokta var: Amerika’nın kendi içindeki Siyonist lobide yaşanan köklü değişimler.

Yakın zamana kadar bu son derece güçlü bir yapıydı. Aslında bunun ABD’deki başlıca siyasi güçlerden biri olduğu ortaya çıktı. Daha önce bunu yalnızca anti-Siyonistler dile getiriyor ve bu görüşler “komplo teorisi” olarak değerlendiriliyordu.

Bugün ise İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri içerisinde olağanüstü derecede büyük bir etkiye ve son derece güçlü bir lobiye sahip olduğu açıkça görülüyor. Bu lobi, Amerika’yı istemediği ve hatta kendi ulusal çıkarlarına aykırı olan bazı adımlar atmaya zorlayabilecek kadar etkili.

Ancak son günlerde durum değişmeye başladı.

Axios’a sızdırılan Trump ile Netanyahu arasındaki telefon görüşmesinden sonra tablo farklılaştı. Bu görüşmede Trump’ın oldukça sert ifadeler kullandığı, Netanyahu’yu talimatlara uymamakla suçladığı, ona baskı yaptığı ve tehditkâr bir üslup benimsediği iddia edildi.

Bu bilgilerin doğru olabileceğine dair işaretlerden biri de Trump’a yakın Siyonist çevrelerin tepkileri oldu.

Lindsey Graham ve Laura Loomer gibi isimler — ki bunlar Trump yanlısı Siyonist çevrelerin önde gelen figürleridir — son günlerde ciddi bir hayal kırıklığı yaşamaya başladılar.

Şöyle diyorlar:

“Bu nasıl olabilir?”

“Bu kabul edilemez.”

“Sonuçta İsrail iyi tarafta değil mi?”

“Netanyahu en önemli müttefikimiz değil mi?”

“Bunu siz söylüyordunuz.”

Bu tepkiler, Trump ile Netanyahu arasında bir ayrışmanın ortaya çıktığını gösteriyor.

Daha önce ikisinin tamamen uyum içinde hareket ettiği düşünülüyordu.

Ancak Trump’ın bu savaştan ciddi şekilde rahatsız olduğu görülüyor.

Bu savaş kaybedilmiş bir savaş değil, fakat Dugin’e göre kısmen kaybedilmiş durumda.

İran ağır kayıplar verdi; bunu küçümsememek gerekir.

Fakat İran kırılmadı.

Aksine seferber oldu ve bugün bütün İslam dünyası için bir direniş modeli gibi görünmeye başladı.

Buna karşılık bölgedeki pasif tutum alan diğer Müslüman ülkeler itibar kaybetti.

Birçoğu dış güçlerin yönlendirdiği aktörler gibi görünmeye başladı.

İran ise İsrail karşıtı tutumundan en küçük bir geri adım atmadan ayakta kaldı.
Aynı zamanda Netanyahu Güney Lübnan’daki askerî operasyonlarını sürdürmeye devam ediyor.

İran ile yapılacak anlaşmanın şartlarına göre — ve versiyonlar arasındaki farklılıklara rağmen Trump da bunu açıkça reddetmiyor — Lübnan’da ateşkes sağlanması ve İsrail birliklerinin geri çekilmesi anlaşmanın temel unsurlarından biri.

Tahran bu konuda ısrarcı.

Ancak Netanyahu bunu kabul etmek istemiyor.

Çünkü bütün bu süreci “Büyük İsrail” projesine giden yolun hazırlığı olarak tasarlamıştı.

Şimdi ise ortaya çıkan tablo farklı.

Bir uzlaşma ihtimali doğmuş durumda ve İran yok edilmedi.

Bu nedenle Netanyahu’nun radikal müttefikleri son derece öfkeli.

Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimler artık şöyle konuşmaya başladı:

“Amerikalılar da kim oluyor?”

“Neden onları dinlemek zorundayız?”

Başka bir ifadeyle, İsrail’in askerî ve mesiyanik ideolojiye dayanan çekirdek kadroları bu durumdan kesinlikle memnun değil.

Bugün İsrail’de açık biçimde Trump karşıtı ya da en azından Amerika karşıtı söylemler ortaya çıkmaya başladı.

Öte yandan Trump’ın yaklaşan ara seçimler öncesinde bu anlaşmayı bir şekilde sonuçlandırması gerekiyor. Çünkü siyasi geleceği açısından bu oldukça önemli.
Bu savaşın Amerika’daki popülerliği son derece düşük.

Trump şimdiden birçok destekçisini kaybetti.

Bazı isimler yönetimden ayrıldı.

Ve ortaya çıkan tablo şu:

Bu savaş aslında kazanılma ihtimali bulunmayan, çıkmaz bir savaşa dönüşmüş durumda.

Başlangıçta son derece sert ve yıkıcı bir saldırıyla başladı.

Fakat İran’ın direnişi zamanla bu saldırının etkilerini büyük ölçüde dengeledi.

Sonuç olarak İsrail de beklediği başarıları elde edemedi.

Bir operasyon başarısız olmaya başladığında taraflar birbirlerini suçlamaya başlarlar.

Başarısızlığın sorumluluğunu karşı tarafa yüklemeye çalışırlar.

Bugün yaşanan tam olarak budur.
Bu nedenle bana göre Ortadoğu’da şu an en azından ahlaki açıdan kesin bir galip vardır:

İran.

İran egemenliğini koruduğunu gösterdi.

Dünyanın çok kutuplu olduğunu gösterdi.

Bu çok önemli bir noktadır.

Ayrıca bölgede gerçek güç merkezinin pasif Arap ülkeleri değil, İran olduğunu ortaya koydu.

Bu durum artık Suudi Arabistan tarafından da görülüyor.

Katar tarafından da görülüyor.

Türkiye tarafından da görülüyor.

Hatta bu savaştan ciddi zarar gören Birleşik Arap Emirlikleri tarafından bile görülüyor.

Bu nedenle İran bugün ahlaki açıdan galip durumdadır.
İsrail ise büyük hedeflerine ve radikal söylemlerine rağmen önemli bir başarı elde edemedi.

Şu anda yaptığı şey esas olarak anlaşmayı sabote etmeye çalışmak ve Amerika’yı İran’a karşı daha büyük bir savaşa sürüklemeye çalışmaktır.

Bugünkü tablo budur.

Dugin’e göre Ortadoğu’da Trump yönetimi ile İsrail’in temsil ettiği kolektif Batı şu anda kaybeden taraftır.

Washington ile Tel Aviv arasındaki gerilim büyüyor.

Trump ile Netanyahu arasındaki çatışma da derinleşiyor.

Bu gerilim kontrol altına alınabilir mi?

Belki.

Bunu zaman gösterecek.

Fakat şu an görünen tablo budur.

Sunucu: Bu noktayı biraz daha açmanızı rica edebilir miyim?

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir’in zaten bir açıklaması var.

Ben-Gvir diyor ki:

“Amerika ile İran isterse anlaşma yapabilir.

Ancak İsrail bu anlaşmayla bağlı değildir.”

Ayrıca sizin de belirttiğiniz gibi Amerika’daki İsrail yanlısı lobi son derece güçlü.

Fakat bunun yanında şunu da hatırlatmak gerekir:

Amerika tarih boyunca İsrail’in yanında yer aldı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i etkileyen kararları sürekli veto etti.

İlginç olan şu ki Cumhuriyetçi yönetimler döneminde bu destek Demokratlara göre daha da güçlü oldu.

Ve bugün Beyaz Saray’da yine Cumhuriyetçi bir başkan bulunuyor: Trump.

Bu durumda ne olacak?

İsrail:

“Siz anlaşma yapabilirsiniz ama biz yolumuza devam edeceğiz”

diyebilir mi?

Yoksa sizin sözünü ettiğiniz Trump-Netanyahu telefon görüşmesi ve iki lider arasındaki ilişki belirleyici olacak mı?
Alexander Dugin: Biliyorsunuz, bana göre burada her şey büyük ölçüde İran’a bağlı.

İran, Güney Lübnan’da ateşkes sağlanmasının Amerika ile yapılacak anlaşmanın en önemli ve hatta vazgeçilmez şartlarından biri olduğunu söylemeye devam ediyor.

Trump bunu açıkça doğrulamıyor ama reddetmiyor da.

Genel olarak bu yaklaşımı kabul etmeye eğilimli görünüyor.

Fakat bu Netanyahu’nun çıkarlarına doğrudan aykırı.

Ancak Netanyahu, İsrail’in tamamı değildir.
Amerika’daki İsrail yanlısı lobi son derece güçlüdür.

Daha önce bu lobiye karşı çıkanlar, onun Amerika’yı kendi ulusal çıkarlarına aykırı davranmaya zorlayabildiğini söylediklerinde kimse onlara inanmıyordu. Bu kişiler marjinal olarak görülüyordu.

Bugün ise durum değişti. Artık birçok ciddi ve tarafsız gözlemci bunu kabul ediyor. Bir zamanlar dile getirilmesi bile zor olan şeyler bugün sıradan değerlendirmeler hâline geldi.

Ancak Amerika’daki İsrail yanlısı lobinin güçlü olması, bu lobinin bütünüyle Netanyahu’yu desteklediği anlamına gelmez.

İsrail’in kendisinde de, bu lobi içerisinde de Netanyahu’nun görüşlerini paylaşmayan çok sayıda insan var.

İsrail’i desteklemek başka bir şeydir.

Ben-Gvir, Smotrich veya bizzat Netanyahu gibi isimlerin savunduğu; Üçüncü Tapınak’ın inşası ve “denizden denize Büyük İsrail” fikri etrafında şekillenen radikal projeleri desteklemek ise bambaşka bir şeydir.

Bu görüşler bütün lobiyi temsil etmediği gibi, İsrail toplumunun da tamamını temsil etmemektedir. İsrail halkının önemli bir kısmı böyle bir siyaseti desteklememektedir.

Bu nedenle Netanyahu açısından durum oldukça ciddidir.

Eğer savaş sona ererse, içeride son derece ağır siyasi sonuçlarla karşı karşıya kalabilir.

Bu yüzden önünde neredeyse tek bir yol kalıyor:

Savaşı ne pahasına olursa olsun sürdürmek.

Her türlü anlaşmayı sabote etmek.

Güney Lübnan’da bağımsız olarak savaşmaya devam edeceğini söylemek.

Gazze’deki operasyonları sürdürmek.

Gerekirse İran’a yönelik eylemleri de devam ettirmek.

Netanyahu liderliğindeki mevcut yönetim için savaşı sona erdirip Amerika’nın önerdiği uzlaşmayı kabul etmek neredeyse imkânsız görünmektedir.
Trump açısından ise mesele farklıdır.

Bu onun için ölüm kalım meselesi değildir.

Daha çok prestij ve dünya ekonomisi üzerinde etkili olduğunu gösterebilme meselesidir.

Önceden kullandığı slogan:

“Drill, baby, drill” (“Kazın, çıkarın, daha fazla petrol üretin”) şeklindeydi.

Trump o dönemde Amerika’nın kimseye ihtiyaç duymadığını savunuyordu.

Ancak bugün bu yaklaşımın yeterli olmadığını görüyor.

Çünkü yalnızca Amerikalıların petrole sahip olması, dünyanın geri kalanının ise enerji sıkıntısı yaşaması küresel istikrar açısından sorun yaratıyor.

Bu nedenle bugün Trump’ın yaklaşımı daha çok:

“Petrol akmaya devam etsin.” şeklindedir.

Onun için piyasaların istikrara kavuşması önemlidir.

Netanyahu için ise bunun neredeyse hiçbir önemi yoktur.
Dolayısıyla burada kolektif Batı’nın farklı kutupları arasında yeni bir ayrışma görüyoruz.

Daha önce de söylediğimiz gibi bugün beş ayrı merkezden söz edilebilir:

  • Trumpçı Amerika
  • İsrail
  • İngiltere
  • Avrupa Birliği
  • ABD içindeki küreselci çevreler

İngiltere’de durum oldukça karmaşık.

Dugin’e göre Keir Starmer ciddi bir siyasi kriz içerisindedir.

Hatta İşçi Partisi’nin parlamentoda büyük kayıplar yaşayabileceğini düşünüyor.

Muhafazakârlar ve sağ partiler güç kazanıyor.

Bu nedenle İngiltere’nin etkisinin de azalabileceğini öne sürüyor.
Avrupa Birliği’nde ise durum daha belirsiz.

AB hâlâ küreselci çizgiyi sürdürmeye çalışıyor.

Öte yandan Amerika’daki küreselci çevreler de sonbahardaki ara seçimlerden sonra yeniden güç kazanmanın yollarını arıyor.

Fakat onların planları da net değil.

Çünkü bugün kolektif Batı içerisinde ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmış durumda.

Eskisi gibi tam bir birlikten söz etmek mümkün değil.
İşte tam bu noktada Rusya için bir fırsat penceresi açıldığını düşünüyor.

Amerika ve İsrail, Ortadoğu’daki gelişmeler nedeniyle dikkatlerinin önemli bir kısmını İran’a yöneltmek zorunda kalıyorlar.

Bu nedenle Rusya üzerinde bütün güçleriyle baskı kurmaları zorlaşıyor.

Batı içerisindeki farklı merkezlerin bakış açıları birbirinden uzaklaşıyor.

Bu da Rusya açısından avantaj yaratıyor.

Dugin’e göre rakipler arasındaki her anlaşmazlık Rusya’nın lehinedir.

Çünkü böyle durumlarda her aktöre farklı mesajlar gönderilebilir ve ortak bir cephe oluşması engellenebilir.

Elbette hepsinin yeniden birleşmesi ihtimali vardır ve bu tehlikeli olur.

Ancak şu an için ayrışma eğilimi daha belirgindir.
Bu nedenle Rusya’nın bu fırsatı değerlendirmesi gerektiğini düşünüyor.

Ona göre kolektif Batı’nın farklı merkezlere bölünmesi ve kendi içinde çatışmalar yaşaması Rusya’ya hareket alanı kazandırmaktadır.

Bu pencerenin kalıcı olmayabileceğini de vurguluyor.

Bu yüzden hızlı davranılması gerektiğini savunuyor.
Geçmişte durum farklıydı.

Ortadoğu’daki savaşın ilk günlerinde Trump ve İsrail oldukça güçlü görünüyordu.

Kararlı ve etkili bir görüntü sergiliyorlardı.

O dönemde İran’ın içeriden çökeceği yönünde beklentiler vardı.

Renkli devrim senaryoları konuşuluyordu.

Şah dönemine benzer huzursuzlukların ortaya çıkabileceği düşünülüyordu.

Hatta İran’ın siyasi liderliğinin çökebileceği iddia ediliyordu.

Böyle bir ortamda Batı’nın gücü ve birliği çok daha belirgin görünüyordu. Dolayısıyla Rusya’nın Ukrayna sahasında hareket etmesi de daha zor olabilirdi.
Ancak bugün şartların değiştiğini düşünüyor.

Şimdi Batı’nın tamamı eskisine göre daha zayıf görünüyor.

Elbette hâlâ güçlüdür.

Hâlâ tehlikelidir.

Hâlâ saldırgan, sert ve etkili bir güçtür.

Fakat Dugin’e göre artık bir tür yıpranma ve güç kaybı belirtileri göstermektedir.

Ve bu onun gözünde önemli bir işarettir. Eğer gerçekten durum buysa, Rusya’nın bundan yararlanmaya çalışacağını söylüyor.

Sunucu: Fakat tam da bu noktada bir soru sormak istiyorum.

Trump ve Amerika gerçekten bu kadar kolay geri adım atabilir mi?

Basında çıkan haberlerde İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılacağı, ülkenin yeniden inşası için yatırımlar yapılacağı gibi maddeler yer alıyor.

Bunlar gerçekten doğru olabilir mi?

Amerika böyle şeyleri hangi garantiler karşılığında kabul eder?

Tahran’ın ne tür tavizler vermesi gerekir?
Alexander Dugin: Bana göre bu da pek olası görünmüyor.

Hem İran’ın anlattığı versiyon hem de Amerikan tarafının anlattığı versiyon biraz hayal ürünü gibi duruyor.

İran Amerikan versiyonunu kabul etmeyecektir.

Amerika da İran’ın versiyonunu kabul etmeyecektir.
Ayrıca mevcut durum İran açısından aslında oldukça elverişli.

Bugün İran toplumunda olağanüstü bir birlik oluşmuş durumda.

Muhtemelen Humeyni döneminden beri görülmeyen ölçüde güçlü bir toplumsal dayanışma söz konusu.

Halk egemenliğini korumaya kararlı görünüyor.

Buna karşılık Batı dünyasında ayrılıklar ve çatışmalar yaşanıyor.

Bu yüzden Dugin’e göre Ortadoğu’da şu anda avantajlı olan taraf İran’dır. Ve bu anlaşmanın imzalanıp imzalanmaması İran açısından hayat memat meselesi değildir.
Trump açısından ise durum çok daha kritiktir.

Bir an önce bir sonuç elde etmesi gerekiyor.

Çünkü bu sürece büyük siyasi risk alarak girdi.

Kendisine:

“Bunu yapma, kaybedersin.” diyen birçok kişi vardı.

Örneğin terörle mücadele biriminin başındaki Joe Kent bu nedenle görevinden ayrıldı.

Tulsi Gabbard da görevden uzaklaştırıldı.

Trump sert çizgiyi tercih etti.

Fakat beklediği olumlu sonuçları elde edemedi.

Ortaya çıkan tablo daha çok olumsuz sonuçlar oldu.

Bu yüzden şimdi bu süreci sonlandırmak istiyor.

Ama elbette İran’ın tüm şartlarını da olduğu gibi kabul etmesi mümkün değil.
Üstelik Netanyahu sürekli olarak gerilimi artırıyor.

Her gün yeni hamlelerle süreci zorlaştırıyor ve anlaşma ihtimalini baltalıyor.

Kısacası kriz devam ediyor.

Bu nedenle bu çatışmanın sona erdiğini düşünmek için henüz erken.

İlginizi çekebilecek diğer gönderiler
BLOG SAYFALARI

Siyonizmin Özü - Metafizik ve Tarihsel Bir Analiz

Alexander Dugin Aleksandr Dugin’e göre Siyonizm, Yahudiliğin kendi içinden doğan sapkın…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

Paşinyan'ın Son Oyunu: Barış, Referandum ve Güney Kafkasya'nın Geleceği

Sahavet Memmed Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinden önce, özellikle…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

Herkes Trump'ın bir planı olmadığını söylüyor. Peki Pekin neden endişeli görünüyor?

Howard Zhang Çin’in İran krizine verdiği tepki, enerji, güç ve ABD-Çin rekabetinin…
Devamını oku