BLOG SAYFALARI

Husiler Küresel Savaşın Merkezinde

    Düşmana karşı uygulanabilecek en etkili strateji, onu savaşmadan mağlup etmektir. Bunun gerçekleşebilmesi için düşmanın, savaşa girmenin kendi durumunu iyileştirmeyeceğini, aksine daha da kötüleştireceğini açıkça anlaması gerekir. İran da ABD’yi ve Batı’yı, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü uğruna yeni bir savaşa girişmekten caydırmaya çalışıyor. İşte Husileri küresel mücadelenin merkezine taşıyan temel neden de budur.

İran ile yaşanan 40 günlük savaştan önce Körfez ülkeleri günlük yaklaşık 15 milyon varil petrol ihraç ediyordu. Bu miktar, küresel petrol ihracatının yaklaşık %35’ine denk geliyordu. Bunun 11,5 milyon varili Arap ülkelerine aitti ve bu da dünya petrol ihracatının %26,6’sını oluşturuyordu.

Buna rağmen, dünyanın en önemli enerji geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı yaklaşık 40 gün boyunca kapalı kalmasına rağmen, petrol fiyatları 125 doların üzerine çıkmadı. Elbette bu oldukça yüksek bir seviyedir. Ancak Körfez ülkelerinin dünya petrol ihracatındaki payı dikkate alındığında, fiyatların 150 doların üzerine çıkması beklenirdi.

Peki neden böyle olmadı?

Bunun önüne geçen üç temel unsur vardı:

  1. Dünyanın ikinci büyük petrol rezervine sahip olan ABD’nin stratejik ve ticari petrol ile petrol ürünleri stoklarını piyasaya sürmesi.
  2. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin’in petrol ithalatını önemli ölçüde azaltması.
  3. Körfez petrolünün Hürmüz Boğazı dışında kalan alternatif güzergâhlardan ihraç edilebilmesi.

Bu üç faktör varlığını koruduğu sürece ABD’nin İran’a karşı yeni bir savaşı yeniden gündeme getirme isteğinden vazgeçmeyeceği değerlendirilmektedir.

Peki bugün tablo nasıl görünüyor?

İlk faktörün etkisi neredeyse tamamen tükenmiş durumda. ABD’nin stratejik petrol rezervleri tarihî dip seviyelerine geriledi. Washington’un savaşı durdurmasının önemli nedenlerinden biri de buydu.

İkinci faktör ise Çin’in dünyanın en büyük petrol stoklarına sahip olmasından kaynaklanıyordu. Petrol fiyatlarının yükseldiği dönemde Çin, pahalı petrol satın almak yerine daha önce düşük fiyatlardan temin ettiği ticari stoklarını kullanmayı tercih etti.

Ancak ABD’den farklı olarak Çin, rezervlerinden çıkardığı petrolü uluslararası piyasaya sürmedi; yalnızca iç tüketimini karşılamak amacıyla kullandı. Çünkü ABD açısından öncelik dünya petrol fiyatlarını dengelemekti, Çin açısından ise iç piyasadaki fiyat istikrarını korumaktı.

Bugün ise Çin yeniden savaş öncesindeki seviyelerde yoğun petrol ithalatı yapıyor. Ağustos ayından itibaren ithalatını daha da artırması bekleniyor.

Dolayısıyla yukarıda sayılan üç etkenden ikisi, olası yeni bir savaş senaryosunda artık devrede olmayacaktır. Bu da üçüncü faktörün stratejik önemini kat kat artırmaktadır.

Bu üçüncü faktör üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekiyor.

Körfez ülkelerinin petrol ihracatı için Hürmüz Boğazı’na alternatif iki ana güzergâh bulunuyordu (bkz. Harita 1).

İlki, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait ve Umman Körfezi’ndeki Füceyre Terminali’ne ulaşan Habşan–Füceyre Petrol Boru Hattı (HFK) olup günlük taşıma kapasitesi 1,8 milyon varildir.

İkincisi ise Suudi Arabistan’a ait olup Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Terminali’ne ulaşan **Doğu–Batı Petrol Boru Hattı (East-West Pipeline)**dır. Bu hattın mevcut günlük kapasitesi 7 milyon varildir. Savaştan önce kapasitesi 5 milyon varildi. Savaş sırasında kapasitesi günlük 2 milyon varil artırılarak 7 milyon varile çıkarıldı. Bu petrolün yaklaşık 2 milyon varili, Yanbu Terminali yakınındaki rafinerilere gönderilerek petrol ürünlerine dönüştürülmekte, geri kalan 5 milyon varil ise ham petrol olarak ihraç edilmektedir.

Şimdi tabloya rakamlarla bakalım.

Bu iki alternatif boru hattının toplam taşıma kapasitesi günlük yaklaşık 9 milyon varildir.

Dolayısıyla piyasada oluşan günlük petrol açığı yalnızca 2,5 milyon varil, yani küresel petrol ihracatının yaklaşık %5’i seviyesindedir.

Eğer buna İran’ın petrol ihracatının tamamen durdurulması da eklenirse, açık günlük 6 milyon varile, yani dünya petrol ihracatının yaklaşık %13’üne ulaşacaktır.

Ancak İran’ın deniz yoluyla günlük 1 ila 2 milyon varil petrol ihraç etme kapasitesine sahip olduğu da dikkate alınırsa, gerçek arz açığının bunun da altında kalacağı anlaşılır.

Böyle bir arz eksikliği ise petrol fiyatlarını, ABD’yi yeni bir savaştan vazgeçirecek ölçüde yükseltmeye yetmez.

Dolayısıyla İran’ın çözmesi gereken temel sorun tam da budur.

İran, her iki alternatif petrol ihracat güzergâhını da gerektiğinde etkisiz hâle getirebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek zorundadır.

Habşan–Füceyre Boru Hattı’nı devre dışı bırakmak İran açısından görece kolaydır. Çünkü hattın son noktası olan Füceyre Terminali, İran kıyılarına oldukça yakındır. Nitekim 40 günlük savaş sırasında İran, insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılar sonucunda terminalin faaliyetlerini durdurmayı başarmıştı.

Hürmüz Boğazı’ndaki son gerilimin ardından İran, 12 Temmuz itibarıyla boğazı tamamen kapattı. O tarihten sonra İran’ın izni olmadan hiçbir geminin boğazdan geçmesine izin verilmedi.

Buna rağmen 14 Temmuz gecesi İran, üç petrol tankerini seyir füzeleriyle vurdu.

Peki boğaz zaten kapalıysa İran neden bu tankerleri hedef aldı?

Çünkü söz konusu tankerler Hürmüz Boğazı’nın içinde değil, Umman Körfezi’nin güneyinde, daha doğrusu Füceyre Terminali açıklarında bulunuyordu. Amaçları, Füceyre Terminali’nden Birleşik Arap Emirlikleri petrolünü yükleyerek taşımaktı.

Bu tankerler Amerikan savaş gemileri tarafından korunuyordu. Ancak ABD’nin oluşturduğu güvenlik şemsiyesi, onları İran’ın füze saldırılarından koruyamadı.

İran böylece Birleşik Arap Emirlikleri’ne açık bir mesaj vermiş oldu:

“ABD, petrol ihracatınızın güvenliğini garanti edemez.”

Suudi Arabistan’a ait Doğu–Batı Petrol Boru Hattı’nı (SŞQK) devre dışı bırakmak ise o kadar kolay değildir. Çünkü boru hattı yer altından geçmektedir. Yer altındaki boru hatlarının zayıf noktaları ise bellidir: hattın başlangıcındaki pompalama tesisi, güzergâh boyunca yer alan pompa istasyonları ve hattın sonunda bulunan deniz terminali.

Ancak bu noktalara doğrudan saldırı düzenlemek, Suudi Arabistan’a çok büyük zarar verebilir. İran ise şimdilik geri dönüşü olmayan adımlar atmaktan kaçınıyor. Nitekim Birleşik Arap Emirlikleri’nin de terminallerini ya da pompa istasyonlarını hedef almıyor; bunun yerine petrol tankerlerini vurmayı tercih ediyor. Amacı altyapıyı tamamen yok etmek değil, petrol taşımacılığını durdurmak.

İran aynı yöntemi Suudi Arabistan’a karşı da uygulamak istiyor. Bunun için ise Yanbu Terminali’ne petrol tankerlerinin ulaşamaması gerekiyor.

Peki bunu nasıl sağlayabilir?

Yanbu Terminali, Kızıldeniz kıyısında yer almaktadır. Kızıldeniz’den dünya okyanuslarına açılan iki geçiş noktası vardır: Süveyş Kanalı ve Babülmendep Boğazı.

Suudi Arabistan petrolünü genellikle 2 milyon varil kapasiteli süper tankerlere yüklemektedir. Çünkü bu yöntem lojistik açıdan çok daha ekonomiktir.

Ancak bu süper tankerlerin önemli bir dezavantajı vardır: Süveyş Kanalı’ndan geçemezler. Dünya pazarlarına ulaşabilmeleri için mutlaka Babülmendep Boğazı’ndan geçmeleri gerekir.

Dolayısıyla Babülmendep Boğazı’nın kapanması hâlinde bu ihracat güzergâhı da büyük ölçüde felç olacaktır.

Elbette Suudi Arabistan petrol ürünlerini Süveyş üzerinden taşımaya devam edebilir. Ham petrolünü de daha küçük tankerlerle Süveyş üzerinden ihraç edebilir. Ancak bu yöntem hem daha maliyetli olacaktır hem de mevcut ihracat hacmini karşılamaya yetmeyecektir. Çünkü dünyadaki tanker filosu sınırlıdır ve süper tankerlerin taşıdığı yükü üstlenecek sayıda küçük tanker bulunmamaktadır.

Bunun yanı sıra, Süveyş üzerinden yapılan taşımacılık kritik seviyeye ulaştığı takdirde, İran’ın Füceyre’de uyguladığı taktiğin benzerini Husiler de Yanbu açıklarında uygulayabilir ve petrol tankerlerinin bölgeye yaklaşmasını engelleyebilir.

İran uzun zamandır şu uyarıyı yapmaktadır: Eğer ABD yeniden savaşa başlarsa, Babülmendep Boğazı kapatılabilir.

ABD ile Suudi Arabistan bu uyarıyı ciddiye almakta ve böyle bir senaryonun önüne geçebilmek için çeşitli hazırlıklar yapmaktadır.

Şimdi de Husilerin zayıf yönlerine bakalım.

Birçok kişi, Ensarullah Hareketi’nin yönettiği Husilerin Yemen’in resmî hükümeti olduğunu sanıyor. Oysa durum böyle değildir.

Husiler, Yemen’in yalnızca bir bölümünü (ikinci haritada yeşil bölge olarak gösterilen alanı) kontrol etmektedir.

Ülkenin geri kalan kısmında ise merkezi Aden’de bulunan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınan resmî hükümet görev yapmaktadır.

Aden hükümeti büyük ölçüde Suudi Arabistan’ın kontrolü altındadır ve mali olarak da Riyad tarafından desteklenmektedir.

2014 yılında başlayan Yemen İç Savaşı, 2022 yılında Husiler ile resmî hükümet arasında imzalanan ülke çapındaki ateşkes anlaşmasıyla sona erdi.

Bugün Yemen’de tam anlamıyla ne barış ne de savaş vardır. Ülkedeki iç savaş, uygun şartların oluşması hâlinde her an yeniden başlayabilir.

İç savaş sırasında resmî hükümetin yanında, Suudi Arabistan öncülüğündeki çok uluslu Arap koalisyonu doğrudan yer aldı. Bu koalisyonda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Mısır, Sudan, Ürdün, Fas ve Senegal bulunuyordu.

ABD, Birleşik Krallık ve Fransa ise doğrudan savaşa katılmasalar da istihbarat paylaşımı, silah satışı, askerî planlama ve havada yakıt ikmali gibi alanlarda dolaylı destek sağladılar.

Husilerin yanında ise açık biçimde yalnızca İran yer aldı. Metne göre Çin ve Rusya da gizli destek verdi.

Hükümet güçleri askerî ve ekonomik açıdan Husilerden kat kat üstün olmalarına, on binlerce Husiyi bombardımanlar ve abluka nedeniyle yaşanan açlık sonucu öldürmelerine rağmen, onların direncini kıramadılar.

İran, tüm zorluklara rağmen Husilere kesintisiz silah ve mühimmat ulaştırmayı başardı.

Ensarullah’ın İran yapımı insansız hava araçlarını kullanmaya başlaması ve bu kabiliyetini ARAMCO’nun petrol tesislerine yönelik saldırılarla göstermesinin ardından Suudi Arabistan ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı.

Şimdi ise ABD’nin desteğini alan Suudi Arabistan, Babülmendep Boğazı’nın kapanma riskini tamamen ortadan kaldırmak amacıyla Husilere karşı yeniden iç savaşı başlatmayı hedefliyor.

Haritaya bakıldığında görüldüğü üzere Husilerin Aden Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na doğrudan erişimi bulunmuyor.

Birinci iç savaş sırasında onları ayakta tutan en önemli unsur İran’ın kesintisiz lojistik desteğiydi.

Peki İran denizden abluka altına alınırsa, Husilere aynı desteği sağlayabilecek mi?

Böyle bir durumda İran’dan çıkan tüm gemiler ya geri çevrilecek ya da hedef alınacaktır. İran’dan Yemen’e hava yoluyla yardım ulaştırılması da mümkün olmayacaktır. Ayrıca Hudeyde Limanı’nın da işlevsiz hâle getirilmesi söz konusu olabilir.

Böylesi bir ortamda iç savaş yeniden başlar ve Körfez ülkelerinin hava kuvvetleri de çatışmalara katılırsa, Husilerin ne kadar süre direnebileceği ciddi bir soru işareti hâline gelecektir.

13 Temmuz’da Suudi Arabistan, Sana Uluslararası Havalimanı’nın pistlerine birkaç füze saldırısı düzenledi.

Saldırının sorumluluğunu resmî Yemen hükümeti üstlendi.

Gerekçe olarak ise, Ali Hamaney’in cenaze töreninden dönen Ensarullah heyetinin Yemen’e İran’a ait bir uçakla dönmesi ve bu uçağın Yemen hava sahasını ihlal etmesi gösterildi.

Oysa hatırlatmak gerekir ki, Ensarullah heyeti Tahran’a giderken de yine İran uçağını kullanmış ve bu durum Aden yönetimi tarafından herhangi bir itiraza konu edilmemişti.

Sonuç olarak İran uçağı Sana Havalimanı’na iniş yapamadı ve el-Hudeyde Havalimanı’na yönelmek zorunda kaldı.

Resmî Aden yönetiminin saldırının sorumluluğunu üstlenmesi ise oldukça dikkat çekiciydi. Çünkü kullanılan füzeler hava-yer tipi silahlardı ve Yemen hükümetinin ne bu tür mühimmatı ne de bunları kullanabilecek savaş uçakları bulunuyordu.

Peki Riyad neden bu saldırıyı gerçekleştirdi?

  1. İran uçağının Ensarullah heyetiyle birlikte füze ve insansız hava araçları da taşıdığı düşünülüyordu.
  2. İran’a, hava yoluyla askerî yardım göndermeyi durdurması yönünde açık bir uyarı verilmek isteniyordu.
  3. Bu olay, 2022 ateşkesinden sonra yaşanan ilk ciddi ihlal niteliğindeydi ve yeni bir iç savaş başlatmak için gerekçe oluşturma amacı taşıyor olabilirdi.

Ensarullah bu provokasyona kapılmadı. Cevabını Yemen hükümetine değil, Suudi Arabistan’a ait iki hava üssüne balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla saldırarak verdi.

Suudi Arabistan’ın, dolayısıyla ABD destekli hava savunma sistemi bu saldırıları engelleyemedi ve hedef alınan hava üsleri ciddi hasar gördü.

Sonuç olarak Husiler, dünya düzeninin yeniden şekillendiği bu süreçte stratejik bir aktöre dönüşmüş durumdadır.

Bu bakış açısına göre, ABD ve müttefiklerinin başarıya ulaşabilmesi için Babülmendep Boğazı’ndaki Husi etkisini ortadan kaldırmaları, İran ve müttefiklerinin ise tam tersine bu etkiyi daha da güçlendirmeleri gerekmektedir.

Sonuç

Ortadoğu’da yaşanan mücadele artık yalnızca cephede verilen askerî savaşlarla sınırlı değildir. Enerji koridorları, deniz ticaret yolları, ekonomik yaptırımlar ve vekâlet savaşları, modern jeopolitiğin temel unsurları hâline gelmiştir. Bu çerçevede Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı, yalnızca bölgesel değil küresel güç dengelerini etkileyen stratejik merkezler olarak öne çıkmaktadır.

Geniş perspektiften bakmış olursak, İran, doğrudan askerî üstünlük kurmaktan ziyade caydırıcılık oluşturarak, rakibinin savaş maliyetini yükseltmeyi hedefleyen asimetrik bir strateji izlemektedir. Yemen’deki Ensarullah (Husiler) hareketi ise Kızıldeniz ve Babülmendep üzerindeki etkisi sayesinde bu stratejinin önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bu yaklaşımın savunucuları, İran ve Husilerin sınırlı ekonomik ve askerî imkânlarına rağmen bölgedeki daha güçlü aktörlerin hesaplarını zorlaştırabildiğini ve bu nedenle önemli bir direnç kapasitesi ortaya koyduğunu ileri sürmektedir.

Öte yandan, bu gelişmelerin insani maliyetinin son derece ağır olduğu da göz ardı edilemez. Bölgedeki çatışmalar milyonlarca insanı etkilerken, enerji güvenliği ve küresel ticaret üzerindeki belirsizlikler uluslararası sistemi de doğrudan etkilemektedir.

Sonuç olarak,  İran bu savaşta yalnız başına gösterdi ki, Ortadoğu’daki güç mücadelesi yalnızca silahların değil; stratejinin, coğrafyanın, ekonominin ve siyasi iradenin de belirleyici olduğu çok katmanlı bir rekabet alanıdır. Bu perspektife göre İran ve Yemen’deki Ensarullah hareketi, kendilerinden kat kat güçlü aktörlerle yürüttükleri mücadelede asimetrik yöntemlere dayanarak bölgesel dengeleri etkileyebilen bir direnç modeli ortaya çıkarmak mümkündür.

Kaynakça

  1. U.S. Energy Information Administration (EIA). The Strait of Hormuz is the world’s most important oil transit chokepoint.
    https://www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=61062
  2. ·  United Nations Security Council Reports on Yemen.
    https://www.securitycouncilreport.org/yemen/
  3. ·  The International Institute for Strategic Studies (IISS). The Military Balance.
    https://www.iiss.org
  4. ·  Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI). Middle East Security Database.
    https://www.sipri.org
  5. ·  The Washington Institute for Near East Policy. Iran, the Houthis and Red Sea Security.
    https://www.washingtoninstitute.org
  6. ·  Chatham House. Middle East and North Africa Programme.
    https://www.chathamhouse.org
  7. ·  Brookings Institution. Yemen, Iran and Gulf Security Analyses.
    https://www.brookings.edu
  8. ·  Council on Foreign Relations (CFR). Global Conflict Tracker – War in Yemen.
    https://www.cfr.org/global-conflict-tracker/conflict/war-yemen

İlginizi çekebilecek diğer gönderiler
BLOG SAYFALARI

Balkan Seyahatnamesi

Muammer İskenderoğlu Balkanlar kesin sınırları tartışmalı olmakla beraber toplam…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

Özel Askerî Operasyondan Medeniyetler Arası Savaşa

Alexander Dugin Sputnik TV’deki “Escalation” programında Alexander Dugin ile…
Devamını oku
BLOG SAYFALARI

Siyonizmin Özü - Metafizik ve Tarihsel Bir Analiz

Alexander Dugin Aleksandr Dugin’e göre Siyonizm, Yahudiliğin kendi içinden doğan…
Devamını oku