Alexander Dugin
Sputnik TV’deki “Escalation” programında Alexander Dugin ile söyleşi
Sunucu: Sputnik Radyo’dan canlı yayındayız. Stüdyomuzda Mihail Alimov var. Herkese iyi günler. Filozof Alexander Dugin’in hazırlayıp sunduğu “Escalation” programını dinliyorsunuz.
Geçtiğimiz günlerde Rusya Devlet Başkanı’nın Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov oldukça sembolik ve önemli bir açıklama yaptı. Peskov, “Özel Askerî Operasyon’un artık gerçek bir savaşa dönüştüğünü” söyledi. Gerekçe olarak da “Kiev’in arkasında birçok Avrupa başkenti ve ne yazık ki Washington’un bulunduğunu” ifade etti. Bu doğrudan kendi sözleri.
Alexander Gelyeviç, sizce bu dönüşüm tam olarak ne zaman gerçekleşti? Sonuçta Avrupa başkentleri sürece neredeyse en başından itibaren dâhil olmuştu.
Alexander Dugin: Bence sözünü ettiğimiz bu dönüşüm ve Sayın Peskov’un işaret ettiği değişim, her şeyden önce bizim zihnimizde gerçekleşti.
Başlangıçta Özel Askerî Operasyon’u, Batı’nın saldırgan planlarını dizginlemek amacıyla yürütülen teknik bir askerî müdahale olarak görüyorduk. Operasyonun sınırlı bir bölgesel çerçevede, tırmanma riskleri tamamen kontrol altında tutularak yürütülmesi planlanıyordu. Hızlı ve başarılı şekilde tamamlanacak, ardından da Batı ile ilişkilerin normalleşme süreci başlayacaktı. Bu normalleşmenin elbette zaman alacağı düşünülüyordu.
Operasyonun ilk aşamasındaki temel hedef, mevcut tek kutuplu küresel düzen içinde – yani Batı merkezli dünya düzeni içerisinde – Rusya’nın siyasi egemenliğini güvence altına almaktı. O dönemde bu düzenin meşruiyetini büyük ölçüde kabul ediyorduk. Amaç, Batı’ya doğrudan meydan okumadan, onunla savaşa girmeden ve açık bir çatışmayı tetiklemeden yalnızca bağımsızlık alanımızı genişletmek ve küresel sistem içindeki ağırlığımızı artırmaktı.
Görev sınırlıydı: Sovyet sonrası coğrafyada kendi sorumluluk alanımız olarak gördüğümüz bölgede kontrolü sağlayarak yerel güç dengesini değiştirmek. Bunun da Batı ile tam bir kopuş yaşamadan, teknik yöntemlerle başarılabileceği düşünülüyordu.
Benim kanaatimce başlangıçtaki hesap buydu. Bugün bunun doğru mu yanlış mı olduğunu tartışmanın bir anlamı yok; sonuçta başarılı olmadı. Belki plan teorik olarak doğru kurgulanmıştı, ancak uygulama farklı gelişti. Olan oldu.
Asıl kırılma noktası, Mayıs 2022’de Kiev’i ele geçiremememizdi. Hostomel’e kadar ulaşmış, şehrin hemen yanı başına gelmiştik. Ancak çeşitli nedenlerle Kiev’i alamadık ve o anda ilk plan fiilen tükenmiş oldu.
Bundan sonra tamamen yeni bir durum ve yeni bir gerçeklik ortaya çıktı. Özel Askerî Operasyon artık teknik, yerel, bölgesel, hızlı ve başarıyla sonuçlanacak sınırlı bir operasyon olmaktan çıktı.
Böyle operasyonların mantığı basittir: Kısa sürede zor ve rahatsız edici bir işi yaparsınız; ardından uzun bir diplomatik süreç boyunca bunun olumsuz sonuçlarını yumuşatmaya çalışırsınız.
Fakat olaylar beklenildiği gibi gelişmedi.
Biz Kiev’den çekildiğimiz anda Özel Askerî Operasyon fiilen sona erdi ve 2022 baharında esasen savaş başladı.
Batı başlangıçta Rusya’nın bu operasyonu kısa sürede başarıyla tamamlayacağını düşünüyordu. Ukrayna’nın direnebilmesine kendisi bile şaşırdı. Ardından bütün gücüyle çatışmaya dâhil oldu.
İşte o andan itibaren artık savaşın içindeyiz.
Ancak yıldırım harekâtı niteliğindeki Özel Askerî Operasyon başarısız olduktan ve savaş başladıktan sonra yaşananları anlamlandırmak ciddi bir zihinsel muhasebe gerektirdi ve bu uzun zaman aldı.
Hatırlayın; ilk dönemlerde “savaş” kelimesini kullanan insanlar hakkında ceza davaları açılıyordu. Çünkü resmî olarak ortada yalnızca “Özel Askerî Operasyon” vardı ve olaylar sadece bu şekilde tanımlanabiliyordu.
“Bu bir savaştır” diyenler idari yaptırımlarla, hatta kimi zaman ceza davalarıyla karşı karşıya kalıyordu.
Daha sonra Özel Askerî Operasyon’u “savaş” olarak nitelendirenlere yönelik cezalandırma uygulaması kaldırıldı ve o noktadan itibaren tablo yavaş yavaş değişmeye başladı.
Yine de bilincimizin gerçeklikle tam anlamıyla örtüşmesi yaklaşık dört yıl sürdü.
Bugün ise artık resmen kabul etmiş bulunuyoruz ki yaşanan şey bir savaştır.
Üstelik Devlet Başkanı’nın Basın Sözcüsü kişisel görüşünü dile getirmez; Cumhurbaşkanı’nın iradesini ve resmî devlet yaklaşımını ifade eder. Bu nedenle yaptığı açıklama yönlendirici niteliktedir.
Bundan sonra Özel Askerî Operasyon’dan söz ederken bunun aslında bir savaş olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla Ukrayna’da yaşananlar artık savaş olarak değerlendirilmelidir.
Dört yıl boyunca bilincimiz gerçekliğe uyum sağlamaya çalıştı ve bugün sonunda şu gerçeği kabul etmiş durumdayız:
Evet, bu bir savaştır.
Fakat hemen şu soruyu da eklemek gerekir. Peskov’un da özellikle vurguladığı gibi, bu savaş kime karşı yürütülmektedir?
Bu, Ukrayna’ya karşı yürütülen bir savaş değildir.
Bu, Batı’ya karşı yürütülen bir savaştır.
Üstelik Peskov’un “ne yazık ki” ifadesiyle belirttiği gibi, bu savaş aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı da yürütülmektedir. Çünkü ABD, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başında yaptığı tüm açıklamalara ve attığı adımlara rağmen bugün karşı cephede, yani düşmanlarımızın safında yer almaktadır.
Bugün bulunduğumuz nokta budur.
Ve şimdi şu soru ortaya çıkıyor:
Rusya’nın kolektif Batı ile savaş halinde olduğu neden tam da bugün bu kadar açık, kesin ve geri dönüşü olmayacak şekilde ilan edildi?
Sunucu: Toplumun giderek daha fazla sorduğu bir soruya cevap vermek için mi?
Alexander Dugin: Bence bunun iki nedeni var: biri iç, diğeri ise dış neden.
İlk olarak iç nedenden başlayayım.
Çatışma artık giderek şiddetleniyor ve neredeyse toplumun tamamını etkiliyor. Arka bölgelerimize yönelik İHA saldırıları, Kiev’deki suç örgütü niteliğindeki Nazi terör rejiminin gerçekleştirdiği terör eylemleri, enerji altyapımıza yönelik saldırılar, topraklarımızın bombalanması, sivil kayıpların artması ve giderek daha fazla insanın savaşın içine çekilmesi bunun göstergesi.
Elbette cephede düşmandan daha az kayıp veriyoruz; bu da olması gereken durumdur. İlerliyoruz, taarruz halindeyiz ve kazanıyoruz. Bu da doğrudur. Ancak yine de kayıplar veriyoruz; çünkü savaşın doğası budur.
İnsanlar doğal olarak şu soruyu sormaya başladı:
“Bu gerçekten hâlâ bir Özel Askerî Operasyon mu?”
Sonuçta “Özel Askerî Operasyon” kavramı gereği yalnızca çok sınırlı sayıdaki profesyonel askerî personelin görev aldığı bir harekâtı ifade eder. Böyle operasyonları düzenli ordu, özel servisler ve iç güvenlik birlikleri yürütür.
Oysa bugün halkın kendisi de doğrudan bu olayların içine çekilmiş durumda.
Halkın tamamını içine alan bir sürece “Özel Askerî Operasyon” demek kendi içinde bir çelişkidir. Tanım gereği böyle bir şey mümkün değildir.
Bu nedenle Peskov’un, yani aslında Cumhurbaşkanı’nın, halka mevcut durumu açıklaması gerekiyordu:
“Biz savaş halindeyiz.”
Ve bu artık bambaşka bir durumdur.
Dört yıl boyunca sürekli “Özel Askerî Operasyon” ifadesi kullanıldı. Bugün ise ilk kez açıkça bunun aslında bir savaş olduğu söylendi.
Aslında herkes uzun zamandır savaşın sürdüğünü biliyordu. Ancak bu gerçek devletin en üst makamı tarafından dile getirilmediği sürece resmî olarak savaş kabul edilmiyordu.
Devlet kurumlarının, bakanlıkların, valiliklerin ve birçok kamu kuruluşunun önemli bir kısmı zaten bunun bir savaş olduğunu anlamış ve buna göre hareket etmeye başlamıştı.
Fakat bazı kesimler hâlâ Özel Askerî Operasyon mantığıyla yaşamaya devam ediyordu.
Artık verilen mesaj herkes için geçerlidir:
“Savaş savaştır.”
İşte bu açıklamanın tam da bugün yapılmasının iç nedeni budur.
Artık daha fazla sessiz kalmak mümkün değildi.
Eğer Kiev kısa sürede ele geçirilmiş olsaydı, sadece Donbass kurtarılmakla kalmayıp Kiev de alınsaydı, o zaman şöyle denebilirdi:
“Evet, bu bir Özel Askerî Operasyon’du. Beklediğimizden çok daha ağır, daha korkunç ve daha zor geçti. Ama herkesi tebrik ediyoruz; madalyalar dağıtılsın. Ukrayna artık bizim kontrolümüzde ve operasyon başarıyla tamamlandı.”
Fakat böyle bir sonucun henüz ufukta görünmemesi nedeniyle, taarruzumuz sürüyor olsa bile halka gerçek durumun anlatılması gerekiyordu.
Gerçek ise şudur:
Biz bugün son derece ağır bir savaşın içindeyiz.
Üstelik bu savaşın henüz ilk safhasındayız.
Ve bu savaş, kolektif Batı’ya karşı yürütülmektedir.
Bu, ilk açıklamadır.
Şimdi ikinci nedene gelelim.
Askerî ve siyasi liderliğimiz, güvenlik kurumlarımız ve olup biteni gerçekten anlayan herkes biliyor ki Batı bir ateşkese ya da gerilimin düşürülmesine hazırlanmıyor.
Tam tersine, Avrupa Birliği, NATO’nun bütün üyeleri, Mark Rutte ve NATO’nun kendisi bize karşı savaşın yeni bir aşamasına hazırlanıyor.
Kaliningrad’a yönelik saldırılar, füze sistemlerinin kullanılması ve Rusya topraklarına karşı çok daha ağır askerî araçların devreye sokulması planlanıyor.
Bugün bile NATO’ya ait insansız hava araçları Baltık ülkelerinin hava sahasını kullanarak bize ulaşıyor.
Gerçekte Batı’da hiç kimse ateşkes yapmak istemiyor.
Hiç kimse çatışmanın şiddetini azaltmayı düşünmüyor.
Biz Donald Trump’ın gerilimi düşürecek ya da en azından büyük hesaplaşmayı erteleyecek kişi olacağını düşünmüştük.
Belki bunu kısmen erteledi.
Fakat biz bu zaman aralığından yeterince faydalanamadık.
Üstelik bu erteleme de gerçek anlamda bir değişiklik değildi.
Daha çok söz düzeyinde kaldı ve yalnızca sınırlı bazı adımlarla kendini gösterdi.
Gerçekte bu savaşın en önemli unsuru Amerika Birleşik Devletleri’nin sağladığı istihbarat desteğidir.
Bu aslında uzay tabanlı gözetleme sistemleriyle yürütülen, bilgi ve istihbarat ağırlıklı bir savaştır.
Starlink desteği ve Amerikan keşif verileri olmasaydı biz Kiev’i çoktan ele geçirmiş olurduk; bu bizim için ciddi bir sorun teşkil etmezdi.
Ancak bugün Amerikan keşif sistemleri, güvenli haberleşme altyapısı ve Rusya topraklarının sürekli gözetlenmesi sayesinde ciddi güçlüklerle karşı karşıyayız.
Bu nedenle Peskov’un konuşmasının sonunda “ne yazık ki” diyerek işaret ettiği Donald Trump faktörü son derece önemlidir.
Çünkü Amerika bütün bu mekanizmanın ayrılmaz bir parçasıdır.
Avrupa Birliği tek başına, sahip olduğu askerî kapasiteye rağmen, Amerikan istihbaratı ve ileri teknolojileri olmadan bize karşı tam kapsamlı bir savaş yürütemezdi.
Biz kendi hedeflerimizi gerçekleştirir, ardından da gerilimi düşürme sürecine geçerdik.
Ancak Peskov’un ifadesiyle “ne yazık ki Trump’ın da bu yapının içinde yer alması” bütün tabloyu değiştiriyor.
Amerikan keşif ve istihbarat altyapısı aynen çalışmaya devam ediyor.
NATO ve Avrupa Birliği ise üzerimizdeki baskıyı daha da artırmayı hedefliyor.
Kiev’deki suç rejimi ise her türlü yöntemi kullanmaya hazırdır.
Buna kirli bomba kullanımı da dahildir.
Bence Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik saldırılar tesadüf değildir.
Orada açıkça daha büyük bir senaryoya hazırlık yapılıyor.
Rusya topraklarında kirli bomba kullanarak bir nükleer felaket oluşturabilecek kapasiteye sahipler.
Elbette biz buna karşı mücadele ediyoruz.
Fakat Batı’nın tamamının Kiev rejimine koşulsuz ve tam destek vermesi nedeniyle böyle bir senaryo tamamen ihtimal dışı değildir.
İşte bu yüzden bugün içinde bulunduğumuz durumun adı savaştır.
İnsanlara gerçeğin anlatılması gerekiyor.
Bulunduğumuz noktayı bilmeleri, yaşananları sorumluluk duygusuyla, akılcı ve objektif biçimde değerlendirebilmeleri gerekiyor.
Toplumun da buna uygun biçimde yeniden organize edilmesi zorunludur.
Esasen büyük bir dünya savaşına hazırlık düzenine geçilmelidir.
Çünkü gerçekte bu savaş zaten başlamıştır.
Biz çatışmayı sona erdirmek, ateşkes yapmak ve hatta bazı tavizler vermek isteyebiliriz.
Nitekim Cumhurbaşkanı Anchorage görüşmelerinde bazı tavizler üzerinde mutabakata vardığımızı da söyledi.
Fakat büyük ihtimalle artık bize böyle bir fırsat sunulmayacaktır.
Batı kan kokusunu aldı.
Bizimle gerçekten karşı karşıya geldiğini gördü.
Bundan sonra bize önerilecek her türlü ateşkes seçeneği de bu anlayış üzerine kurulacaktır.
Ne yazık ki bazı zayıf yönlerimizi gösterdik.
Bunun yanında büyük bir direnç sergiledik ve güçlü taraflarımızı da ortaya koyduk.
Objektif olmak gerekir.
Bazı alanlarda başarılı olamadık.
Gerçekte en önemli başarısızlık, Özel Askerî Operasyon’un planlandığı gibi yıldırım harekâtı şeklinde sonuçlanamamasıdır.
Batı bunu görünce bizi tamamen yenebileceğine karar verdi.
O tarihten beri de bu hedef doğrultusunda hareket ediyor.
Artık onları sözlerle ya da küçük çaplı taktik başarılarla ikna etmemiz mümkün değildir.
Önümüzde gerçek bir sınav duruyor.
İstemediğimiz ama durduramayacağımız, engelleyemeyeceğimiz ve kaçınamayacağımız büyük bir savaş.
Bugün verilecek herhangi bir taviz, Rusya’nın varlığını sürdürmesiyle bağdaşmayacaktır.
Bu nedenle bana göre yaşananlar yeni değildir.
Bugünkü tablo bir anda ortaya çıkmadı.
Yıllar içinde yavaş yavaş şekillendi.
Savaş yolunda bugüne kadar kat ettiğimiz süre artık dört yılı aşmış durumda.
Peki önümüzde daha ne kadar yol var?
Üstelik bundan sonraki süreç daha düşük gerilim altında değil, tam tersine daha yüksek bir tırmanma ortamında devam edecek.
Üstelik bu tırmanış bizim kontrolümüzde değildir.
Gerilimi artıran taraf onlardır.
Biz tansiyonu düşürmeye çalışabiliriz.
Ancak onlar bizi dinlemiyor.
Bizim kırmızı çizgilerimiz sürekli aşındırılıyor.
Siliniyor ve bir daha geri getirilmiyor.
Karşı taraf bizim yalnızca tepki verdiğimizi, sınırlı misillemeler yaptığımızı gördüğü için, gerilimi tek taraflı biçimde ve istediği ölçüde artırabileceğini düşünüyor.
İşte tam da bu nedenle bugün toplumun bütünü yeniden yapılandırılmalıdır.
Bana göre bu savaşı kazanabilmek için siyasi sistem de – elbette geçici olarak – savaş şartlarına uygun şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Buradan birkaç temel sonuç çıkmaktadır.
Cumhurbaşkanı Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov’un sözlerinden anlaşıldığı üzere toplumun, ekonominin ve devlet yönetim mekanizmasının savaş düzenine göre yeniden örgütlenmesi gerekmektedir.
Üstelik bu yeniden yapılanma sadece kâğıt üzerinde değil, gerçek sonuçlara dayalı olmalıdır.
Gerçek başarılar ödüllendirilmeli; askerî alanda, ekonomide ve kamu yönetiminde yaşanan başarısızlıklar ise gerekli yaptırımlarla karşılanmalıdır.
Savaş ilanıyla birlikte birçok kuralın sertleştirilmesi de tesadüf değildir.
Barış zamanında tolere edilebilecek bazı davranışlar, savaş döneminde artık kabul edilemez.
Başarısızlıkların ödüllendirilmesi…
Gerçek yerine göstermelik başarıların teşvik edilmesi…
Üst makamlara hakikat yerine onların duymak istediği şeylerin söylenmesi…
Bütün bunlar savaş şartlarında kabul edilemez.
Savunma Bakanımız Andrey Removiç Belousov’un da söylediği gibi:
“Hata yapılabilir; ama yalan söylenemez.”
Ne yazık ki barış dönemine ait bu alışkanlık – yöneticiyi memnun etmek için gerçekleri olduğundan farklı göstermek – askerî alana da taşınmış görünüyor.
Oysa savaşta bunun hiçbir şekilde yeri olamaz.
Ayrıca elbette elitlerin yenilenmesi de gereklidir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, gerçekten işini bilen, bulunduğu makamı hak eden ve sonuç üreten insanlardır. Yeni ve son derece zorlu şartlar altında siyasi sistemin, devlet yönetiminin ve askerî yapının, her şeyden önce görevini liyakatiyle yerine getiren kadrolara ihtiyacı vardır. Buna liyakat esaslı yönetim (meritokrasi) denir.
Bunun yanında yalnızca iyi yöneticilere değil, kriz dönemlerinde başarılı olabilen yöneticilere ihtiyaç vardır. Yani sıradan zamanların bürokratlarına değil; olağanüstü koşullarda doğru karar alabilen, kriz yönetebilen insanlara. Çünkü normal dönemlerde başarılı olmakla savaş ve kriz dönemlerinde başarılı olmak aynı şey değildir. Bunlar farklı karakter ve farklı yönetici tipleridir.
Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, elitlerin yenilenmesi ve kriz yöneticilerinin ön plana çıkarılmasıdır. Daha dikkatli, daha keskin, daha cesur, daha kararlı; mümkün olduğunda talimatlara uyan, fakat gerektiğinde zafer uğruna kendi inisiyatifini kullanabilen insanlara ihtiyaç vardır.
Bu bambaşka bir insan tipidir.
Cumhurbaşkanı’nın Basın Sözcüsü artık açıkça savaşta olduğumuzu ilan ettiğine göre, barış döneminin elitleri yerlerini savaş dönemi kadrolarına bırakmalıdır. Barış zamanı yöneticilerinin yerine kriz yöneticileri, yani savaş şartlarında görev yapabilecek idareciler gelmeli; buna uygun ödül ve yaptırım mekanizmaları da kurulmalıdır.
Dolayısıyla atılması gereken iki temel adım vardır.
İlk adım hakikattir.
Eksiksiz, sorumlu, dürüst ve gerektiğinde acı da olsa hakikatin söylenmesi gerekir.
Bu hayati önem taşımaktadır.
Aksi halde savaşın sisi varlığını sürdürmeye devam eder.
Fakat bugün bu savaş sisi düşmanı aldatmıyor.
Düşman zaten her şeyi biliyor.
Bizde gerçekte neler yaşandığını çok iyi görüyor.
Bu savaş sisi aslında kendi toplumumuza yöneliktir.
Ülke içinde tam bir şeffaflık olmalıdır.
Aldatılması gereken düşman olmalıdır; kendi halkımız değil.
Oysa çoğu zaman bunun tam tersini yaptığımız izlenimi doğuyor.
Elbette her zaman değil, ama gereğinden fazla sıklıkla.
İkinci adım ise elitlerin yenilenmesi ve savaş insanlarının göreve gelmesidir.
Bu yalnızca askerî alanlar için değil; ekonomi, kamu yönetimi, devlet mekanizması ve idari yapı için de geçerlidir.
Hatta insani, kültürel ve bilgi alanlarında da aynı dönüşüm gereklidir.
Bugün bütün bu alanlar hâlâ barış dönemi yöneticileri tarafından yönetilmektedir.
İlginçtir ki, eleştirmediğimiz; tam tersine övgüyle söz ettiğimiz ordumuz bile barış dönemi anlayışından ancak yavaş ve büyük zorluklarla çıkmaktadır.
Evet, ordumuz kazanacaktır.
Ordumuz dünyanın en güçlü ordusudur.
Komuta kadememiz son derece başarılıdır.
Fakat sanki uzun bir uykudan uyanıyor gibiyiz.
Yıllarca dünyanın en güçlü ordusu olduğumuza inanarak rahat davranmışız.
Şimdi ise bize şöyle deniliyor:
“En güçlü sizseniz, bunu kanıtlayın. Sonuç üretin.”
Biz ise hâlâ yarı uykulu bir şekilde:
“Merak etmeyin, sonunda hepinizi yeneriz.” diye cevap veriyoruz.
Oysa bugün yalnızca kendimize güvenmek yeterli değildir.
Ben Rus halkının en güçlü, en cesur ve zafere en yatkın halk olduğuna en küçük bir şüphe duymuyorum.
Atalarımız nasılsa biz de oyuz.
Fakat kim olduğumuzu unuttuk.
Ordunun yeniden zaferin ne olduğunu, zafere nasıl ulaşıldığını ve bunun hangi fedakârlıklarla mümkün olduğunu hatırlaması gerekiyor.
Bizim ihtiyacımız olan şey, zafer toplumu ve zafer odaklı reformlardır.
Sunucu: Az önce özellikle devlet yönetiminde bazı değişikliklerden söz ettiniz. Bu nasıl gerçekleştirilebilir? Örneğin önümüzde Eylül ayında Devlet Duması seçimleri var. Bu mekanizma üzerinden mi yapılmalı, yoksa çok daha köklü yeni yöntemlere mi ihtiyaç var?
Alexander Dugin: Elbette hayır.
Şükürler olsun ki seçimler olması gerektiği gibi yapılacak; herkes usulüne uygun şekilde seçilecektir.
Ama bunun seçimlerle ne ilgisi var?
Seçimler daha çok bir kamuoyu araştırmasına benzer.
Ülkemizde gerçek reformlar ancak ve ancak yukarıdan gerçekleştirilebilir.
Halk bu reformları istiyor.
Toplum, yönetimin, devlet yapısının, sosyal düzenin ve siyasi sistemin halkın beklentilerine uygun hâle getirilmesini talep ediyor.
Bu talep doğrudan devlet başkanına, Cumhurbaşkanı’na yöneltilmektedir.
Bu bir ültimatom ya da tehdit değildir.
Saygılı ve mütevazı bir ricadır.
İnsanlar adeta şöyle diyor:
“Size saygı duyuyoruz. Lütfen gerekli reformları gerçekleştirin.”
Bu çağrı Cumhurbaşkanı’nadır.
Kimse bu meseleyi seçim sandığında çözmeyi düşünmüyor.
Sunucu: Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR), Sivastopol Savunma Müzesi’ne düzenlenen saldırıyla ilgili yeni bilgiler yayımladı. Buna göre saldırının Londra ve İngiliz istihbarat servisleri tarafından önceden planlanmış bir provokasyon olduğu, hatta Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin bile gerçek hedefin ne olduğunu tam olarak bilmediği belirtiliyor.
Sizce Londra neden askerî açıdan çok büyük önemi olmayan hedefleri seçiyor?
Alexander Dugin: Bu çok önemli soruya cevap vermeden önce ben başka bir soru sormak isterim.
SVR bu bilgiyi neden tam da bugün açıkladı?
Aslında istihbarat görevlilerimiz ve analistlerimiz, olaylara soğukkanlı ve dikkatli yaklaşan insanlar olarak, daha 2022 baharından itibaren çok iyi biliyorlardı ki biz Ukrayna ile savaşmıyoruz.
Biz Ukrayna üzerinden Batı ile savaşıyoruz.
Karşımızda İngiltere var.
Avrupa Birliği var.
Amerika Birleşik Devletleri var.
Bu savaşı yönetenler onlardır.
Ukrayna’ya ait insansız hava araçlarını onlar yönlendiriyor.
Uçuş rotalarını onlar hesaplıyor.
Operasyonları uydu sistemleri üzerinden onlar koordine ediyor.
Evet, Starlink bizim topraklarımız üzerinde çalışmıyor.
Ancak onun dışında da etkisiz hâle getiremediğimiz başka keşif uyduları bulunuyor.
En azından bütün uzay tabanlı sistemi devre dışı bırakıncaya kadar.
Bunun da yöntemleri vardır.
Muhtemelen şu anda bunlar üzerinde de çalışıyoruz.
Her hâlükârda halkımızı öldüren, enerji altyapımızı hedef alan ve şimdilik hakkında konuşmadığımız, fakat ileride muhtemelen konuşacağımız daha hassas hedefleri vuran insansız hava araçları; İngiliz ve Amerikan istihbarat verileriyle çalışan İngiliz uzmanlar tarafından yönlendirilmektedir.
Ukrayna yalnızca bir maskedir.
Gerçekte bağımsız bir aktör olarak Ukrayna diye bir yapı yoktur.
O, şartlara göre kullanılan bir araçtır.
Bir simülasyon, bir simülakr; adeta bir golem ya da uzaktan kontrol edilen bir robot gibi.
Batı bize onun üzerinden savaş açmaktadır.
Bence Dış İstihbarat Servisi’nin Sivastopol Savunma Müzesi saldırısına ilişkin bilgiyi tam bugün açıklamasının nedeni de budur.
Çünkü Peskov artık açıkça şunu söyledi:
“Biz Batı ile savaş halindeyiz.”
Bu zamanlama tesadüf değildir.
İlk cevap budur.
İkinci nokta ise şudur:
Bazıları için bu bilgiler büyük bir şaşkınlık olabilir.
Fakat dikkatli analistler ve Batı’ya karşı yürütülen savaşın içinde bulunan insanlar için bunlar zaten uzun zamandır bilinen gerçeklerdir.
Bazıları şaşıracaktır.
Diğerleri ise:
“Elbette öyle.” diyecektir.
Üstelik İngilizler yalnızca bu müzeyi hedef almadılar.
Özel servislerimizin bunu çok iyi bildiğini düşünüyorum.
Cumhurbaşkanı da biliyor.
Fakat artık biz, yani toplum da bunu öğrenmiş bulunuyoruz.
İşte değişen nokta budur.
Demek ki toplum da yaşananları daha doğru kavrayabilsin diye bu savaşın içine zihinsel olarak dâhil edilmektedir.
Gerçekten düşünün:
İngilizler bizim kutsal ve sembolik mekânlarımızı hedef alıyorsa buna nasıl hâlâ “Özel Askerî Operasyon” denebilir?
Bu artık özel askerî operasyon değildir.
Biz İngiltere topraklarına asker çıkarmak amacıyla özel operasyon yürütmüyoruz.
Hayır.
Onlar açısından bu bir özel operasyondur.
Bizim açımızdan ise bunun adı savaştır.
Onlar bize vekâlet savaşı yürütüyor.
Başkalarının eliyle savaşıyorlar.
Muhtemelen biz de artık doğrudan onlarla karşı karşıya geleceğiz.
O zaman kimin üstün geleceği görülecektir.
Ama önce bu gerçeği kabul etmeliyiz.
Peki neden bu tür saldırılar düzenliyorlar?
Çünkü sembolik hedefleri vuruyorlar.
Ayrıca Batı, tamamen kendi kontrolünde tuttuğu bir tırmanma stratejisi yürütüyor.
Gerilimi artırmak da başlı başına bir savaş sanatıdır.
Özellikle İngiltere, bu gerilim düğmesini tamamen kendi kontrolünde tutabileceğine inanıyor.
İster biraz artırıyorlar, ister çok artırıyorlar.
Seviyeyi 1.0’dan 1.2’ye ya da 2.3’e çıkarıyorlar.
2.3, 2.4, 1.8 gibi bütün bu ince ayarları yalnızca kendilerinin belirlemesini istiyorlar.
Bize ise sadece tepki veren taraf rolü biçiliyor.
Bakın…
Enerji altyapımıza saldırıyorlar.
Sivil hedefleri vuruyorlar.
Bu müze gibi sembolik mekânları hedef alıyorlar.
Sonra bizim nasıl karşılık vereceğimizi dikkatle ölçüyorlar.
Toplumu bilgilendiriyor muyuz?
Bunu kaydediyorlar.
Hangi hedefleri vuruyoruz?
Bunu da ölçüyorlar.
Füzeyi gerçekte İngilizlerin ateşlediğini bildiğimiz hâlde en azından sözlü olarak İngiltere’yi suçluyor muyuz?
Bunu da hesaplıyorlar.
Böylece tırmanma sürecini tek taraflı olarak onlar yönetiyor.
İstediklerinde gerilimi biraz düşürüyorlar.
İstediklerinde yeniden yükseltiyorlar.
Peskov’un kısa süre önce yaptığı ve “Batı ile, hatta Amerika ile savaş halindeyiz.” şeklindeki temel açıklamaya kadar biz bu tırmanma sürecinin tam anlamıyla bir parçası değildik.
Sadece tepki veriyor, yaşanan tırmanışı görmezden gelmeye çalışıyor ve çatışmayı tek taraflı olarak yatıştırmaya çalışıyorduk.
Sanki biri size savaş açmış, siz ise hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsunuz.
YÜlke içinde ise verilen mesaj şuydu:
“Hayır, Batı sadece Ukrayna’yı destekliyor. Sorun Ukrayna’dır; biz doğrudan Batı ile savaşmıyoruz.”
Aynı zamanda Batı’ya da şu mesajı vermeye çalışıyorduk:
“Siz gerilimi tırmandırıyor olabilirsiniz ama biz bu oyuna gelmeyeceğiz. Provokasyonlarınıza kapılmayacağız. Siz tansiyonu yükseltiyorsunuz; biz ise yükseltmiyoruz.”
Fakat onlar bununla yetinmedi.
Gerilimi her seferinde biraz daha artırdılar.
Ardından yeni bir saldırı geldi.
Bu kez başka bir hedef vuruldu.
Kimi zaman sembolik bir hedef, kimi zaman askerî bir tesis, kimi zaman stratejik bir nokta, kimi zaman da enerji altyapısı.
Peki bizim bu tırmanma sürecine gerçekten katılmamız ne anlama gelirdi?
Örneğin Baltık ülkelerine, Polonya’ya ya da Romanya’ya yönelik ani bir askerî operasyon…
Bize karşı kullanılan Almanya veya Fransa’daki kritik askerî tesislere yönelik sabotajlar…
Bu savaşın yürütülmesinde en aktif rol oynayan İngiliz istihbaratının bazı üst düzey isimlerinin etkisiz hâle getirilmesi…
Ya da Amerikalılara İran’ın yaptığına benzer açık bir mesaj verilmesi.
Yani onlara doğrudan ulaşamıyorsak bile gerçekten acı hissedecekleri bir bedel ödetmek.
Üstelik bunu gizlice değil, açıkça yapmak.
Örneğin Baltık Denizi’nin altındaki denizaltı iletişim kablolarının dalgıçlar tarafından kesilmesi, ardından da Baltık ülkeleri topraklarına yönelik sınırlı bir operasyon düzenlenmesi.
Peki onlar Sivastopol Savunma Müzesi’ni vuracak füzeyi göndermekten çekiniyorlar mı?
Hayır.
Çekinmiyorlar.
Neden?
Çünkü bu tırmanma oyununu tek başlarına oynadıklarını düşünüyorlar.
Onlara göre gerilimi yöneten yalnızca kendileri.
Biz ise yalnızca sınırlı, öngörülebilir ve daha zayıf karşılıklar veriyoruz.
Böylece hem kendimizi hem de onları, aslında bu oyunu ciddi biçimde oynamadığımıza ikna etmeye çalışıyoruz.
Yani tam anlamıyla tırmanma sürecine girmiyoruz.
Oysa herkes biliyor.
En önemlisi de Cumhurbaşkanı biliyor.
Sivastopol Savunma Müzesi’ne yönelik saldırının arkasında İngilizler vardı.
Füzeyi onlar yönlendirdi.
Amerikan keşif uyduları hedefe giden rotayı belirledi.
Düğmeye basan da onlardı.
Ukrayna’nın ise bu saldırıyla fiilen hiçbir ilgisi yoktu.
Cumhurbaşkanımız bütün bunları görüyor.
Fakat bunları gördüğü hâlde doğrudan karşılık vermeyince karşı taraf şu sonuca varıyor:
“Tamam, mesele anlaşıldı. Ruslar gerilimi düşürme siyasetini sürdürmeye devam edecek. Biz ise tırmanmayı sürdüreceğiz; çünkü bunun bize hiçbir maliyeti yok.”
Onlar bizim kırmızı çizgilerimizi siliyor.
Biz yenilerini ilan ediyoruz.
Onlar onları da siliyor.
Ve bunun hiçbir bedelini ödemiyorlar.
Bu tablo giderek Gorbaçov dönemini hatırlatmaya başladı.
O dönemde biz şöyle demiştik:
“Artık Batı’yla ve Batı sistemiyle mücadele etmeyeceğiz. Size dostluk eli uzatıyoruz.”
Onlar ise uzattığımız o ele emniyet pimi çekilmiş bir el bombası bıraktılar.
Önce Doğu Avrupa’daki nüfuzumuzu ve Varşova Paktı’nı ortadan kaldırdılar.
Ardından Sovyetler Birliği’ni dağıttılar.
Sonrasında da Rusya Federasyonu’nu parçalamaya giriştiler.
Eğer Putin olmasaydı bunu da başaracaklardı.
Soğuk Savaş’ı tek taraflı olarak sona erdirmemizin ardından yeni bir çözülme zincirinin eşiğine gelmiştik.
Çünkü Batı’nın dilinde “Soğuk Savaş’ı bitirmek” yalnızca tek bir anlama gelir:
Onu kaybetmek.
Bugün aynı şey gerilimin tırmandırılması konusunda tekrar ediyor.
Onlar diyor ki:
“Biz sizinle gerilimi artırıyoruz.”
Biz ise cevap veriyoruz:
“Hayır, biz gerilimi artırmıyoruz.”
Bana göre artık bu yaklaşımın sınırına gelmiş bulunuyoruz.
Barışçıl niyetimizi…
İyi niyetimizi…
Karşılıklı anlayışa hazır olduğumuzu…
Belirli tavizler verebileceğimizi…
İlişkileri normalleştirmek istediğimizi fazlasıyla gösterdik.
Cumhurbaşkanımız Anchorage’a gitti.
Amerikalılarla görüştük.
Her şeyi anlattık.
Avrupa Birliği ile de diyaloga hazır olduğumuzu gösterdik.
Fakat sorun şu ki…
Onlar buna hazır değil.
Ve olmayacaklar da.
Ancak gerçekten ikna edici bir gelişme yaşandığında tavırları değişebilir.
Örneğin – bu yalnızca bir varsayım – bir sabah uyandığımızı ve Kiev’in askerî ve siyasi yönetiminin artık ortada olmadığını düşünelim.
Yerlerine paniğe kapılmış başka insanlar geçmiş olsun.
İkinci kademe yöneticiler de ortadan kalkmış olsun.
İşte o zaman gerçekten şöyle diyeceklerdir:
“Belki de artık müzakere etmeliyiz. Aksi hâlde Ruslar durmayacak.”
Ancak o noktada görüşmeye hazır olurlar.
Biz de o sırada kendimizi yeterince güçlü hissedersek ister müzakere etmemeyi seçer, istersek de görüşmeyi kabul ederiz.
Başka senaryolar da mümkündür.
Ben askerî uzman değilim.
Bugün herkes orduya ve Cumhurbaşkanı’na ne yapılması gerektiğini söylemeyi seviyor.
Ben kendimi o insanlar arasında görmüyorum.
Sadece ihtimaller üzerinde düşünüyorum.
Geçmişten çıkarılabilecek dersleri ve örneğin İran’ın kendi mücadelesindeki tecrübelerini bizim şartlarımıza uygulamaya çalışıyorum.
İran, Amerika Birleşik Devletleri’ni ya da İsrail’i askerî olarak yenemez.
Fakat onlara kabul edilemez ölçüde zarar verebilir.
Örneğin ekonomik zarar verebilir.
İran’ın yaptığı budur.
Biz de düşmana farklı alanlarda kabul edilemez maliyetler yükleyebiliriz.
Şunu söylemeliyiz:
“Tırmanma kaçınılmazsa biz de bu sürecin içindeyiz.”
Siz gerilimi bir kademe artırıyorsunuz.
Biz ise belki iki kademe artırıyoruz.
Fakat bunu yalnızca sözle söylemek yeterli değildir.
Artık söylediklerimize tepki vermedikleri açıktır.
Yaptığımız bütün protestolar…
İlan ettiğimiz bütün yeni kırmızı çizgiler…
Onların gözünde artık yalnızca arka plan gürültüsünden ibarettir.
Ayrıca şu da açıktır ki…
Eğer sözlerin arkasından görmezden gelinemeyecek kadar ciddi eylemler gelmiyorsa, Batı bütün bu açıklamaları son derece hafife almaktadır.
yakın zamana kadar içinde bulunduğumuz durum aşağı yukarı buydu.
Şimdi ise önümüzde son derece ciddi bir mesele bulunuyor.
Kimileri – örneğin Karaganov – Amerika Birleşik Devletleri’ne ya da Avrupa Birliği’ne karşı önleyici stratejik bir nükleer saldırı düzenlenmesi gerektiğini savunuyor.
Bazıları ise taktik nükleer silahların kullanılmasını öneriyor.
Benim anladığım kadarıyla, belki geçmişte bu seçenekler uygulanabilir görünüyordu.
Fakat bugün artık en doğru çözüm bunlar değildir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; birçok farklı alanda, aynı anda, son derece dikkatli planlanmış, çok katmanlı ve birbirini tamamlayan karmaşık operasyonlardır.
Belki uzayda gerçekleştirilecek bazı hamleler…
Örneğin bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük sorunlardan biri olan uydu keşif sisteminin tamamen devre dışı bırakılması.
Belki de kimsenin bizden beklemediği başka adımlar…
Ve bütün bunların eş zamanlı olarak gerçekleştirilmesi.
Bir…
İki…
Üç…
Eğer altı ya da yedi farklı noktada, önceden tahmin edilemeyen ve takip edilmesi zor gerçek baskı merkezleri oluşturabilirsek, işte o zaman karşı tarafı durdurabiliriz.
Yok eğer sürekli şu sözleri tekrar etmeye devam edersek:
“Yeter artık…
Müzelerimizi bombalamayın…
Çocuklarımızı rahat bırakın…
Okul çocuklarımızı öldürmeyin…
Trenlerimizi havaya uçurmayın…
Petrol rafinerilerimize ve daha da önemli tesislerimize saldırmayın…” Bunları söylemekle kimse bizi dinlemeyecektir.
Sunucu: Alexander Gelyeviç, belki de bu tırmanma sürecine paralel olarak toplumumuzun ve geleceğin yetişkin neslinin yeni dünyaya hazırlanması için de bazı çalışmalar yürütülüyor.
Örneğin yakın zamanda tarih ders kitaplarında yapılan değişiklikleri kastediyorum.
Konuşulacak çok konu var; fakat buna da değinmek isterim.
Birleşik tarih ders kitaplarının yeni baskıları sizce yalnızca bu amaca mı hizmet ediyor, yoksa çok daha kapsamlı bir hedef mi söz konusu?
Alexander Dugin:
Bakın…
Biz uzun yıllar boyunca barış döneminin söylemine fazlasıyla alıştık.
“Size katılıyorum ama tamamen değil…”
“Detayları tartışalım…”
“Bu ayrıntıları şimdi konuşmayalım…”
Artık bu dil geride kalmalıdır.
Özellikle yeni tarih ders kitaplarına ihtiyacımız var.
Çünkü gerçek anlamda yetişmiş Rus vatanseverleri ancak böyle yetiştirilebilir.
Patriotizm, tarih bilincimizin merkezine yerleştirilmelidir.
Evet…
Bizim yeni vatandaşlara ihtiyacımız var.
Anavatanıyla gurur duyan…
Rusya’yı gerçekten seven…
Kendi tarihini bilen…
Kim olduğunu bilen…
Kahramanlarını tanıyan…
Ve düşmanlarının da kim olduğunu bilen vatandaşlara.
Yeni tarih kitaplarının temel amacı tam da budur.
Çocuklarımıza vatandaşlık bilincini…
Onuru…
Vatanseverliği…
Anavatan sevgisini…
Ve tarihin işleyiş mantığını kazandırmak.
Elbette bu kitaplardan birinde kızım Darya Dugina’nın trajik kaderine de yer verilmiş olması beni derinden duygulandırdı.
Bunun için yazarlara büyük bir minnettarlık duyuyorum.
İnsanlar vatan uğruna acı çekenleri tanımalıdır.
Anavatan için hayatını verenleri bilmelidir.
Yeni nesli işte bu örneklerle yetiştirmeliyiz.
Darya Dugina…
Vladlen Tatarski…
Özel Askerî Operasyon’un yeni kahramanları…
Batı ile yürüttüğümüz savaşın kahramanları…
Yeni kuşak onların örnekliğiyle büyümelidir.
Elbette yalnızca bugünün kahramanları değil…
Ülkemizi kuran…
Savunan…
Bize miras bırakan dedelerimiz ve büyük dedelerimiz de aynı derecede önemlidir.
Fakat bugün aramızda yaşayan kahramanlar da vardır.
Bizim gibi insanlar…
Genç erkekler…
Genç kadınlar…
Bugün kahramanlığın…
Fedakârlığın…
Cesaretin…
Bilgeliğin…
Vatana hizmet etmenin…
Anavatanı sevmenin…
Hristiyan Kilisesi’ne…
Medeniyetimize…
Kimliğimize sadakatin canlı örnekleri olan insanlar…
Onlar da bu ders kitaplarında yer almalıdır.
Ve artık yer almaktadırlar.
Burada özellikle şunu söylemek istiyorum.
Bazı doğru işler vardır ki onların arkasına “ama” eklenmez.
“Şöyle olsaydı daha iyi olurdu…”
“Eksiği vardı…”
Elbette her şey daha iyi yapılabilir.
Bunun üzerinde çalışmaya devam edeceğiz.
Fakat asıl önemli olan doğru olanı yapmaktır.
Okullarımızda yeniden onuru…
Vatan sevgisini…
Ve ülkemizle gurur duymayı eğitim sisteminin temeline yerleştirmek zorundayız.
Aynı dönüşümü yükseköğretimde de gerçekleştirmeye çalışıyoruz.
Üniversitelerde…
Enstitülerde…
Örneğin İvan İlyin Yüksek Siyaset Okulu’nda “Batı Araştırmaları” dersleri okutuyoruz.
Batı’yı evrensel model olarak değil, bize ait olandan farklı bir medeniyet olarak inceliyoruz.
Rusya’nın bir medeniyet devleti olduğunu anlatan dersler veriyoruz.
Çok kutuplu dünya düzeni üzerine dersler okutuyoruz.
Kimlik üzerine çalışmalar yapıyoruz.
Kendimize büyük bir hedef koyduk.
Bütün beşerî bilimleri…
İnsan bilimlerini…
Ve insani düşünce alanını bu vatansever temel üzerinde yeniden inşa etmek.
Ne yazık ki genel tablo henüz istediğimiz seviyede değildir.
Fakat çocuklarımız için verilen mücadele her şeyden önemlidir.
Okullarda bu konuda önemli mesafe kat edildi.
Diğer alanlarda da çalışmalar sürüyor.
Üniversitelerde okutulan “Rus Devletçiliğinin Temelleri” dersi sayesinde gençlere belirli ölçüde bir vatanseverlik bilinci kazandırıldı.
Fakat bununla yetinemeyiz.
Bu yönü geliştirmeli…
Derinleştirmeli…
Yaygınlaştırmalıyız.
Batı Araştırmaları alanını genişletmeliyiz.
Cumhurbaşkanımızın defalarca dile getirdiği temel tez doğrultusunda beşerî bilimlerin bütün paradigmalarını değiştirmeliyiz.
Bu tez şudur:
“Rusya bir medeniyet devletidir.”
Biz çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz.
Bu dünyada Batı tek medeniyet değildir.
Başka güç merkezleri vardır.
Başka medeniyetler vardır.
Ve bunlardan biri de bizim medeniyetimizdir.
Bugün eğitim sistemimizin…
Öğretim anlayışımızın…
Ve genel olarak insani bilimlerin tamamının bu doğrultuda yeniden yapılandırılması hızla devam ediyor.
Fakat “hızlı” derken bunu barış dönemi ölçülerine göre söylüyorum.
Ya da Özel Askerî Operasyon döneminin temposuna göre.
Batı ile gerçek bir savaşın şartları dikkate alındığında ise bu tempo hâlâ yetersizdir.
Okullardaki tarih eğitimi konusunda tablo olumludur.
Yükseköğretimde de doğru yönde ilerleniyor.
Gerekli talimatlar verilmiştir.
Ancak süreç gereğinden fazla yavaş ilerliyor.
Çünkü çok ciddi bir dirençle karşı karşıyayız.
Bazıları alışkanlıklarından dolayı direniyor.
Bazıları ise ideolojik nedenlerle.
İşte bunlar benim “altıncı kol” dediğim kesimdir.
Yani Rusya’nın ayrı bir medeniyet olduğu fikrine karşı çıkanlar.
Sonuçta Rus düşmanlığı (Rusofobi) tesadüfen ortaya çıkmadı.
Üstelik yalnızca son yılların ürünü de değildir.
Bununla birlikte meseleyi sadece casusluk faaliyetlerine indirgemek de doğru olmaz.
Evet…
Bu alanda ciddi çalışmalar yapıldı.
Fakat son otuz-kırk yıl boyunca düşmanlarımız özellikle insani bilimler alanında faaliyet gösterdiler.
Bilim insanlarımızın düşünce dünyasını şekillendiren…
Eğitim sistemini dönüştüren…
Beşerî bilimlerde zehirli eğilimleri teşvik eden…
Ve bunları maddi olarak destekleyen merkezler kurdular.
Bütün bunlar gerçekten yaşandı.
Fakat mesele yalnızca casus ağlarını ortaya çıkarmaktan ibaret değildir.
Beşerî bilimlerde faaliyet gösteren bütün Batılı etki ajanlarını tespit etsek bile bu yeterli olmayacaktır.
Çünkü bugün artık öğretmenlerin ve akademisyenlerin bütün bir kuşağı Batı’yı evrensel ve tek doğru model olarak görecek şekilde yetiştirildi.
İşte mücadele edilmesi gereken esas sorun budur.
Dolayısıyla bugün konuştuğumuz savaş…
Peskov’un sözünü ettiği savaş…
Toplumun bütün alanlarını etkilemektedir.
Okulları da…
Benim kanaatime göre okul öncesi eğitimi de.
“Önemli Olanlar Üzerine Dersler” yalnızca okul çağındaki çocuklara değil, anaokulundaki çocuklara da verilmelidir.
Bırakın lazımlıklarında otururken büyük kahramanların hikâyelerini dinlesinler.
Böylece okula ilk vatandaşlık bilinci tohumlarıyla başlamış olurlar.
Toplumumuzu bambaşka bir ruh hâline taşımamız gerekiyor.
Uyanmış bir topluma…
Kendi medeniyetinin farklılığını…
Bağımsızlığını…
Ve eşsizliğini bilen bir topluma.
Çünkü savunmamız gereken şey tam da budur.
Bugünün gençleri…
Okul çocukları…
Hatta anaokulundaki çocuklar…
Yarın bizim medeniyetimizin egemenliğini…
Onurunu…
Özgürlüğünü…
Bağımsızlığını…
Ve çok ciddi teknolojik meydan okumalar karşısındaki varlığını koruyacak nesildir.
Eğer artık bu büyük dönüşü gerçekleştireceksek…
Ki artık bundan kaçınmamız mümkün değildir…
Çünkü Batı ile yaşanacak büyük medeniyet çatışmasını erteleme imkânı tamamen tükenmiştir…
O hâlde bunu hızlı yapmak zorundayız.
Sadece siyasi egemenlikten tam anlamıyla medeniyet egemenliğine geçmek…
Böylesine büyük bir geminin rotasını değiştirmek elbette son derece zordur.
Ama dümeni çevirmek zorundayız.
Üstelik güçlü bir gıcırtıyla.
Çünkü yönünü değiştirmemiz gereken şey yalnızca bir devlet değil, adeta bir kıtadır.
Ve bu yapının ataleti son derece büyüktür.
Bu atalet yalnızca son otuz-kırk yılın mirası değildir.
Kökleri Büyük Petro dönemine kadar uzanır.
Batı yüzyıllardır bizi kendi yörüngesine çekmeye çalıştı.
Şimdi ise keskin bir yön değişikliğine ihtiyaç vardır.
Rusya geçmişte bunu başardı.
- yüzyılda yaptı.
- yüzyılda yaptı.
Şimdi ise yeni bir vatansever dönüşüme ihtiyaç duyuyoruz.
Bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır.
Ama aynı zamanda çok hızlı yapılmalıdır.
Sunucu: Peki “hızlı” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Sonuçta medeniyetlerden söz ettiğimizde genellikle yüzyıllarla düşünürüz.
Ama siz bunun kısa sürede gerçekleşmesi gerektiğini söylüyorsunuz.
Bu kaç yıllık bir süreç olabilir?
Alexander Dugin:
Kesin bir süre veremem.
Fakat bildiğim bir şey var.
Ne kadar gecikirsek başlangıç şartlarımız o kadar kötüleşecektir.
Batı ile savaş halinde olduğumuzu ne kadar erken ilan etmiş olsaydık bugün o kadar iyi bir noktada olurduk.
Yine de geç olması, hiç olmamasından iyidir.
Kaç yıl süreceğini söyleyemem.
Ama çok fazla zamanımız yok.
Bence artık mesele onlarca yıl değil…
Yıllarla ölçülen bir süreçtir.
Elbette medeniyetler çok daha uzun tarihsel döngüler içinde gelişir.
Bu bakımdan haklısınız.
Fakat şu anda yaşadığımız şey sıradan bir tarihsel süreç değil.
Bir paradigma değişimidir.
Ve bu değişim eğitim sistemi dâhil hayatın bütün alanlarını kapsayacaktır.

