Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından bir taraftan Sovyetler birliği ile Soğuk Savaş dönemine girerken, diğer taraftan “dünyanın jandarması” olma iddiasıyla birçok ülkede çeşitli bahanelerle direk ve dolaylı olarak iç karışıklıklar çıkardı yahut çıkan iç karışıklıklardan faydalanarak kendi istediği kapitalist sisteme uygun yönetimleri iş başına getirmeyi amaçladı. Küba, Şili, Hawaii, Vietnam, Kore, Afganistan, Irak, Libya bu durama örnek ülkelerden sadece birkaçıdır.[1]
ABD bu girişimlerin birçoğunda başarılı olsa da sağlam bir ideolojik altyapıya ve bilinçli bir halka sahip olan ülkelerde anarşi girişimleri başarısız oldu. Buna da Vietnam’ı örnek verebiliriz.
Arap Baharı ile birlikte yeni bir senaryoyu işleme alan ABD, Batı Afrika’dan Batı Asya’ya birçok ülkede hem Makyavelist düşünce hem de Evanjelist anlayışı gereği yüzbinlerce hatta milyonlarca masum sivilin ölmelerini ve ülkelerin her açıdan çöküş yaşamalarını göze alarak rejim değişiklikleri sağladı. Ne var ki Amerika’nın tekrarından bıkmadığı bu senaryo, özellikle İslam İnkılabı sonrası İran’da istenilen neticeyi vermedi. Nitekim İslam İnkılabı’nın ilk yıllarından itibaren İran içinde sürekli olarak bir karışıklık çıkarmaya ve anarşi ortamı oluşturmaya çalışsa da başarılı olamadı. 2009, 2017, 2019 ve son olarak 2022’deki Mehsa Emini olaylarında ortaya çıkan protestoları açıktan destekleyen ve İslam İnkılabı nizamının yıkılması adına ekonomik, istihbarat, kamuoyu ve propaganda desteklerini esirgemeyen Amerika, egemen ve bağımsız bir ülkenin içişlerine karışmak ve diğer devletleri de buna ortak etmekten geri kalmadı.[2]
Son olarak da hayat pahalılığı ve bazı sorumlu devlet yetkililerinin görevlerini suistimal ederek ekonomik anlamda halkı dar boğaza sürüklemelerini protesto etmek için Tahran Çarşısı’nda toplanan bir grup halk üzerinden yeni bir gündem oluşturma ve ülkede anarşi ortamı yaratma peşine düşen ABD, yine başarısız bir operasyona imza atmış oldu.[3] İran milletinin İsrail ve Amerikan kuklalarını reddetmesi, bu kez de kaos projesinin başarısız olduğunu gösterdi. Zira ekonomik taleplerin ülkeyi istikrarsızlaştırmak için bir araç haline gelmesine izin vermeyen İran toplumu protesto ile kaos arasındaki farkı iyi bildiğini ortaya koydu.
Son aylardaki döviz kuru dalgalanmaları ve fiyat istikrarsızlığı, insanların günlük yaşamları üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Bu baskı, Tahran çarşısı çevresinde sınırlı sayıda sendika üyesinin bir araya gelmesiyle kendini gösterdi. Bu toplanma, siyasi nitelikte olmaktan ziyade, ekonomik belirsizliğe bir tepki ve döviz piyasasının düzenlenmesi ve enflasyonun kontrol altına alınması yönünde açık bir talepti.
Ancak önceki deneyimler sendikal ve ekonomik protestoların yaşandığı her yerde, düşmanca akımların ve dış düşünce kuruluşlarının durumu fırsata çevirerek kaos, tedhiş ve terör üreten projeleri dayattığını göstermiştir. Bu sefer de durum aynıydı. Zira muhalifler ve ABD-İngiliz fonlu Farsça yayın organları durumdan istifade ederek, halkı sokağa çıkarmayı ve geçmiş yıllarda olduğu gibi devlet ile halkı karşı karşıya getirmeyi amaçladılar.[4] Fakat işler umulduğu gibi gitmedi ve halk ile esnaf, provokatörlerin senaryosu hayata geçirilmeden önce saflarını onlardan ayırdılar. Ekonomik hoşnutsuzluktan kaos yaratması beklenen proje daha ilk adımlarında akamete uğradı. Halkın İsrail ve müttefiklerinin medyasını ve kuklalarını reddetmesi, İran toplumunun “protesto” ile “kaos” arasındaki farkı çok iyi bildiğini ve düşmanın sahasında oynamadığını bir kez daha gösterdi.
Sendika Protestolarından Tahrif Girişimlerine
Tahran çarşısında yaşananlar başlangıçta sendikaların sınırlı bir protestodan ibaretti. Ülke ekonomisinin hassas noktalarından biri olarak kabul edilen çarşılar, döviz kurundaki artan dalgalanmayı ve bunun mal fiyatları, insanların satın alma gücü ve piyasanın durgunluğu üzerindeki doğrudan etkisini protesto ediyordu. Ana talep açıktı: İstikrar, öngörülebilirlik ve etkili karar alma.
Bu çerçevede, sendika temsilcileri ve yetkililer arasında görüşmeler yapıldı ve hatta cumhurbaşkanıyla toplantılar düzenlendi. Bu da protestonun meşru taleplerden ibaret olduğunu, çatışma ve gerilim yolu olmadığını teyit eden bir işaretti. Ancak tam bu noktada, dışarıdan temelde ne halkın geçimini ne de İran’ı önemseyen işbirlikçi provokatörler devreye girdi. Amaçları oyun alanını değiştirmek; sendika protestosunu bir güvenlik isyanına dönüştürmekti. Bunu yapmak için yabancı medyada sınırlı sayıdaki gösterileri abartmaktan, parçalı videolar, kurgulanmış cinayetler, eski veya hatta sahte görüntüler ve sahadaki gerçekliği çarpıtan anlatılar yayınlamaya kadar bilinen araçlar kullanıldı.
Kaos Medya Hattı
Sınırlı gösterilerin başlamasından birkaç saat sonra, Siyonist rejimle bağlantılı düşman medya ve ağların faaliyetleri gözle görülür şekilde arttı. İsrail’in Fransa Büyükelçisi, X (Twitter) kanalında Farsça yaptığı bir açıklamada, “Yeni bir dönemin başlangıcı geldi” dedi ve İran’da protestoların alevlenmesi çağrısında bulundu.[5]
Aynı zamanda, İsrail’in Kanal 15 muhabiri Zoe Yahezkeli açıkça şunları söyledi: “İsrail bu protestolara yardım etmeli ve onları ileriye taşımalı; isyancıları desteklemeli ve tam ölçekli isyanlar yaratmalıdır.”[6] Bu sözler medya analizi değil, operasyonel talimatlardı. İsrail İnovasyon Bakanı ve eski İstihbarat Bakanı Gila Gamlil de, anlamlı bir mesaj yayınlayarak İran’daki isyan odaklı değişikliklerin destekçisi olarak kendini göstermeye çalıştı; Kanal X’te “İran’ı Yeniden Büyük Yapalım” sloganlı bir şapka taktığı bir selfie yayınladı. Bu mesaj, her şeyden çok, isyan projesinin Tel Aviv’in güvenlik çevreleriyle ve onların yurtdışındaki iflas etmiş siyasi akımlarla olan bağlantılarını gösteriyor.[7]
Ayrıca, İsrail askeri istihbarat teşkilatının eski İran masası şefi Dani Citrinovich gibi analistler, “sosyal baskının azalmasının” “yaygın protestoların” ve ardından “askeri bir saldırı için fırsatın” öncüsü olarak görüldüğü bir senaryodan açıkça bahsettiler. Bu nokta, projenin gerçek doğasını ortaya koymaktadır.
Amerikan düşünce kuruluşu “Orta Doğu Forumu”nun kıdemli üyesi Michael Rubin, İran’daki son işçi protestolarını inceleyen yeni bir makalesinde, bu gelişmelerin İslam Cumhuriyeti’ne olan desteğin erozyona uğradığının bir işareti olduğunu iddia etti! Bu makalede, İslam Cumhuriyeti’nin “tarihsel bir istisna” olduğunu ve er ya da geç başka bir düzene yerini bırakacağını vurguladı. “Geçiş dönemi adaleti” kavramına odaklanan Rubin, İranlıların kan dökülmesinin veya rejimin çöküşünden sonra yeni bir diktatörlüğün kurulmasının önüne geçmek için şimdiden bir “Hakikat ve Uzlaşma Komitesi” kurmayı düşünmeye başlamaları gerektiğini yazdı. Bu tepki, Amerikan neo-muhafazakâr düşünce kuruluşlarının İran halkının işçi protestolarını rejim değişikliği projesiyle ilişkilendirmeye çalıştığını gösteriyor.[8]
Florida’dan Cumhuriyetçi milletvekili Brian Mast başkanlığındaki ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin çoğunluğu da, 30 Aralık günü yayınlanan bir bildiride, halkın sendika ve ekonomik protestolarını kaos ve rejim değişikliği projesiyle ilişkilendirmeye çalıştı. Komite, tekrarlanan ifadelerle “İran halkı bu beceriksiz ve yozlaşmış rejimden daha iyisini hak ediyor” dedi ve “İran halkının yanındayız ve daha iyi bir yol seçme haklarını destekliyoruz” diye ekledi. Bu tür tutumlar, yayınlanan bildirinin sadece bir bildiri değil, protestoları sokak ayaklanmalarına dönüştürme yönünde açık bir çizgi olduğunu gösteriyor; bu, Amerikan ve Batılı yetkililer tarafından birçok kez denenmiş ve İran’ı istikrarsızlaştırmaktan başka bir amacı olmayan bir eylemdir.
Bu arada, siyasi olarak iflas etmiş olanlar da boş durmadı. Yıllardır Fransa topraklarından İran halkına karşı mesajlar yayınlayan Halkın Mücahitleri Örgütü isimli terör örgütünün lideri Meryem Recevi[9], bir kez daha isyana ve güvenlik karşıtı önlemlere çağrıda bulundu: “Genel halkı, özellikle de militan ve isyankar gençleri, çarşı ayaklanmasıyla dayanışma içinde olmaya ve desteklemeye çağırıyorum.”
Öte yandan, medya ve Rıza Pehlevi’nin çalışanları, fiilen yatışmış olan protestolara “yapay bir nefes” vermeye çalıştılar.
Bu çabanın bir parçası olarak anlatılar oluşturuldu, istatistikler üretildi ve protestoların devam edeceği ima edildi. Ancak sahadaki gerçeklik başka bir şey söylüyordu: İş adamlarının ve halkın uyanıklığı sayesinde sınırlı sayıdaki gösteriler sona ermiş ve piyasa normale dönmüştü.
Padua Senaryosu Nedir?
Düşmanın bu noktadaki amacı açıktı. Çok aşamalı bir senaryo tasarlanmıştı ve başlangıç noktası, çarşı ve sokakların protestoların sahnesine dahil olmasıydı. Sokak, tarihi ve ekonomik bir sembol olarak, istikrarsızlık planlayıcıları için her zaman cazip olmuştur. Hesapları, “eğer çarşı alevlenirse, protesto dalgasının diğer toplumsal katmanlara yayılacağı” yönündeydi.
İkinci aşama, sınırlı protestoların “medya tarafından büyütülmesi”ydi; ünlü “kartopu etkisi” teorisi. Küçük protestonun, “ulusal ayaklanma” olarak lanse edilebilecek kadar siber alanda ve medyada desteklenmesi gerekiyordu ki buna kaos da diyebiliriz. Bu aşamada, medya kuklaları, kandırılmış ünlüler ve bağlantılı sanal ağlar piyade askerleri rolünü oynadı.
Üçüncü aşama ise sessiz hücrelerin (Halkın Mücahitleri Örgütü ve kraliyetçilerle bağlantılı, bazıları kendi itiraflarına göre silahlı ve eğitimli hücreler) harekete geçirilmesiydi;. Bu senaryoda, ekonomik protesto sokak şiddetine ve zincirleme güvensizliğe dönüşür.
Sonuç olarak, önceki adımlar başarılı olursa, iç ekonomik baskıya dış askeri müdahale tehdidi de eklenecekti; bu da Netanyahu’nun yıllardır hayalini kurduğu şeydir.
Projenin Ters Tepmesi
Düşmanın planını boşa çıkaran şey, ulusal teyakkuz ve saha yönetiminin birleşimiydi. İsyan planlayıcılarının hesaplamalarının aksine, esnaf ve halk, sendikal taleplerinin güvensizlik aracı haline gelmesine izin vermedi. Yıllar içinde biriktirdikleri deneyimle halk, kaosun sınırını hızla fark etti.
Buna ek olarak, kolluk kuvvetlerinin ve güvenlik güçlerinin hesaplı ve güçlü şekilde varlığı, isyancı hücrelerin yer edinmesini engelledi. Herhangi bir provokasyon veya başı boşluk olmaksızın, meydan kontrol altına alındı; bu da güvenlik ve protesto hakkının birbirine zıt ikilikler olmadığını, aksine eş zamanlı olarak korunabileceğini gösteren bir model oldu.
Sonuç olarak ABD ve diğer emperyalist güçlerin çöküntü haldeki ideolojik varlıkları, her ne kadar şuur ve bilgi düzeyi düşük ülkelerde bu tür senaryoların başarılı olmasını sağlasa da devlet geleneği, inanç birliği ve milli hüviyetin korunduğu ülkelerde sonuçsuz kalıyor. İran halkının bu üç ana temada birleştiği göz önüne alındığında ülke içinde birçok ekonomik, sosyal adalet vb sorunlar olsa da emperyal güçlerin İran’ı ele geçirme ve yok etme planlarını akamete uğrattığı da aşikar bir gerçek.
[1] https://listelist.com/amerikanin-ic-islerine-karistigi-ulkeler/
[2] https://yenidunyagundemi.com/haber/abd-butun-ulkeler-irandaki-gosterilere-acik-sekilde-destek-vermeli-16173.html
[3] تجمع در بازار، هلهله در رسانههای معاند
[4] “شلیک گاز اشکآور و گلوله ساچمهای” به معترضان بازار تهران – DW – ۱۴۰۴/۱۰/۹
[5] X’te اسرائیل به فارسی: “مردم ایران امروز با صدای رسا در کف خیابان هستند. صدها دلیل دارد، از جمله اینکه آنها این حکومت را نمیخواهند، حکومتی که پولشان را در گلوی تروریستهای حماس و حزبالله و حوثیها ریخت و اقتصادشان را برای جاهطلبیهای هستهای به قعر نابودی کشید. مردم ایران شایسته بهتر از این هستند.” / X
[6] https://farsnews.ir/FiruzehStudio/1767079331023134597/خبرنگار-رژیم-صهیونیستی-اسرائیل-باید-اعتراضات-در-ایران-را-سازماندهی-کند
[7] https://www.iranintl.com/en/202512304973
[8] https://www.fardanews.com/fa/amp/news-1385824
[9] Halkın Mücahitleri Örgütü Başkanı

