Profesör Arnold August ile röportaj:
İran’ın güney sularındaki son gerilimler, basit bir askeri çatışmanın ötesinde, iki iradenin çarpışmasını temsil ediyor: Ulusal egemenliği koruma iradesi ve kaybedilen hegemonyayı yeniden kurmayı amaçlayan saldırgan bir irade.
Batı medyası gerçekleri çarpıtmaya çalışırken, durumun hukuki ve stratejik analizi farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu krizi incelemek için, Avustralya’dan Batı’nın müdahaleci politikalarına eleştirel ve tavizsiz bir bakış atan bir konuğumuz var.
Avustralya Melbourne Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında kıdemli araştırmacı ve jeopolitik analist Profesör Arnold August, Emperyalist politikalar ve sömürgecilik karşıtı hareketler üzerine kapsamlı yazılar kaleme almış olup, ABD’nin Orta Doğu’daki dış politikasına yönelik eleştirel görüşleriyle tanınmaktadır.
Prof. August bu röportajda, uluslararası hukuka göre ABD’nin Batı Asya bölgesindeki varlığının sadece bir güvenlik tehdidi değil, aynı zamanda istikrarsızlığın da önemli bir faktörü olduğunu söyledi. August’a göre ABD, sınırlarının çok ötesinde, İran da dahil olmak üzere diğer ülkelerin egemenliği altındaki su yollarında askeri iradesini dikte etmeye çalışıyor. Ona göre, ABD’nin eylemleri İran’ın ulusal egemenliğinin açık bir ihlali ve günümüz dünyasında artık yeri olmayan deniz sömürgeciliği dönemini yeniden canlandırma girişimidir. Prof. August ayrıca ABD’nin 21. yüzyılın yeni gerçeklerini kabul etmesi gerektiğini vurgularken İran’ın, zengin bir tarihe ve köklü bir askeri güce sahip, asla zorbalığa boyun eğmeyecek bir ülke olduğunu ayrıca, İran’ın artık geçmiş on yılların ülkesi olmadığını ve Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, ulusal güvenliğini korumak için Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerin geçişini tam olarak izleme hakkına sahip olduğunu belirtti.
RÖPORTAJIN TAM METNİ:
-İlk soru olarak, “Deniz Güvenliğini Sağlama” bahanesiyle Basra Körfezi’ndeki ABD askeri varlığına ilişkin değerlendirmeniz nedir? Bu eylemin yasal geçerliliği var mı?
-Profesör August: Dürüst olmak ve uluslararası hukuka uygun olarak konuşmak gerekirse, ABD’nin bu bölgedeki varlığı güvenliği sağlamamakla birlikte büyük bir istikrarsızlık kaynağıdır. ABD, kendi sınırlarından çok uzakta özellikle İran olmak üzere bölgesel ülkelerin egemenliği altındaki su yollarında askeri iradesini dikte etmeye çalışmaktadır. Bu “deniz güvenliği” iddiası, İslam Cumhuriyeti üzerindeki militarizmi ve baskıyı haklı çıkarmak için kullanılan retorik bir kılıftan ibarettir. Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, İran’ın ulusal güvenliğini korumak için Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrole sahip olma hakkı vardır ve ABD’nin eylemleri aslında İran’ın ulusal egemenliğinin açık bir ihlali ve günümüz dünyasında artık yeri olmayan deniz sömürgeciliği dönemini yeniden canlandırma girişimidir.
-Sizce Amerika, İngiltere ve İsrail üçgeni neden şu anda İran’la savaş çığırtkanlığı yapıyor ve başarısız bir deniz ablukası kurmaya çalışıyor?
-Bu sözlü ve pratik saldırganlık, stratejik çaresizliğin bir sonucudur. İç krizler ve diğer cephelerdeki yenilgiler nedeniyle İsrail, ABD’yi İran’la doğrudan bir çatışmaya sürüklemeye çalışmaktadır. Batı Asya’daki tek kutuplu gücünün düşüşüne tanık olan Washington, İran’ın bölgesel etkisini deniz ablukası yoluyla sınırlayabileceğine inanmaktadır. Ancak gerçek şu ki İran, on yıllar önceki İran değil. İran’ın füze ve insansız hava aracı gücü, herhangi bir deniz koalisyonunu savunmasız hedeflere dönüştürmüştür. Bu savaş tellalı üçgen aslında ateşle oynuyor ve amaçları, elbette İran’ın güçlü savunma bariyerine çarpan küresel enerji istikrarını yok etme pahasına siyasi varlıklarını sürdürmektir.
-İsrail’in, Basra Körfezi’nde ABD’yi İran’a karşı daha sert bir tavır almaya teşvik etmedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Tel Aviv’in bu konudaki rolü tamamen yıkıcı ve kışkırtıcıdır. Washington’daki Siyonist lobiler, yanlış bilgiler vererek ve tehditleri abartarak, Filistin’deki suçlarından küresel dikkati dağıtmak için askeri bir çatışma yaratmaya çalışıyorlar. İsrail, İran’ın askeri gücüyle tek başına başa çıkamayacağını çok iyi biliyor. Bu yüzden ABD yaptırımlarını ve deniz ablukasını vekalet silahı olarak kullanıyor. Ancak bu politika, ABD’yi ahlaki ve stratejik bir çıkmaza soktu. Çünkü küresel kamuoyu artık Washington’ın İsrail’in yayılmacı planlarındaki suç ortaklığının her zamankinden daha çok farkında ve bu baskılar yalnızca İran halkı ile direniş ekseni arasında daha büyük bir dayanışmaya yol açtı.
-Deniz yoluyla gelen baskı devam ederse, İran’ın tepkisini nasıl öngörüyorsunuz ve Batı’nın kapanan Hürmüz Boğazı’na karşın bir ekonomik direnci var mı?
-İran, ulusal çıkarlarını savunma konusunda hiçbir tereddüdünün olmadığını defalarca gösterdi. İran, güvenliği tehdit edilirse Hürmüz Boğazı’nı her türlü trafiğe kapatma konusunda yasal ve teknik yetkiye sahiptir. Böyle bir senaryoda, küresel ekonomi benzeri görülmemiş bir şokla karşı karşıya kalacak ve petrol fiyatları hızla yükselecektir. Özellikle ekonomik krizlerle boğuşan Avrupa başta olmak üzere Batı, böyle bir maliyeti asla karşılayamaz. İran’ın bu uluslararası su yolundaki hakimiyeti inkar edilemez bir gerçektir ve Batı’daki propagandanın aksine İran, egemenliğine saygı duyulduğu sürece barışı koruma konusunda her zaman mümkün olan en sorumlu şekilde davranmıştır.
-Bazı analistler, “deniz ablukasının” operasyonel bir gerçeklikten ziyade psikolojik bir savaş taktiği olduğuna inanıyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?
-Bu görüşe tamamen katılıyorum. ABD Donanması, İran’ın Basra Körfezi’ndeki asimetrik yeteneklerinin farkında ve dev uçak gemilerinin bu sınırlı coğrafyada kolay hedefler olduğunu biliyor. Dolayısıyla, gördüğümüz şey daha çok bölgesel müttefikleri yatıştırmak ve küresel piyasaları korkutmak için yapılan bir güç gösterisi. İran bu psikolojik savaşı zekice etkisiz hale getirdi ve gelişmiş savunma sistemleri konuşlandırarak “vur kaç” döneminin sona erdiğini kanıtladı. ABD, gerçek bir abluka uygulamaya cesaret edemiyor. Çünkü ilk atışın (saldırının) bedelinin tüm bölgedeki askeri varlığının sonu olacağını biliyor.
-Son olarak, Beyaz Saray’daki politikacılara İran’a yönelik mevcut yaklaşımları hakkında ne mesaj vermek istersiniz?
-Bir akademisyen olarak tavsiyem, Washington’ın 21. yüzyılın yeni gerçeklerini kabul etmesi gerektiğidir. İran, zengin bir tarihe ve köklü bir askeri güce sahip, asla zorbalığa boyun eğmeyecek bir ülkedir. Amerikalı politikacılar, Irak ve Afganistan’daki savaşların trilyon dolarlık maliyetinden ders çıkarmalı ve İran’ın bir tehdit değil, istikrar sağlayan bölgesel bir güç olduğunu anlamalıdır. Çözüm, yabancı güçlerin Basra Körfezi’nden çekilmesi ve bölgesel güvenliğin İran liderliğindeki komşu ülkelere devredilmesinde yatmaktadır. İsrail lehine yapılacak her türlü askeri maceracılık, yalnızca ABD’nin daha da izole edilmesine ve Doğu’daki etkisinin nihai çöküşüne yol açacaktır. Boş deniz tehditlerinin yerini karşılıklı saygıya dayalı diplomasi almalıdır.

