Alexander Dugin
Mevcut küresel kaos neden artık kontrol altına alınamıyor
Alexander Dugin, uluslararası hukukun nasıl çöktüğünü ve tek kutuplu hâkimiyet ile çok kutuplu dünya düzeni arasındaki mücadelenin neden Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru ilerlediğini analiz ediyor.
Bugün küresel siyasette yaşanan gelişmeleri izlerken, artık herkesin uluslararası hukukun fiilen ortadan kalktığını fark ettiğini söyleyebiliriz. Uluslararası hukuk artık yoktur.
Uluslararası hukuk, esasen egemenliklerini pratikte savunabilen büyük güçler arasında yapılmış bir uzlaşmadır. Kuralları belirleyenler onlardır: Neyin meşru, neyin gayrimeşru olduğunu tanımlar ve bu kurallara öncelikle kendileri uyar. Bu sistem, yalnızca büyük güçler arasındaki denge korunduğu sürece işler.
Ulus-devletlerin egemenliğini tanıyan Vestfalya sistemi, Katolikler ile Protestanlar arasındaki güç dengesinin kilitlenmesi sonucu ortaya çıktı. Bu denkleme, Katolik Habsburg İmparatorluğu’na karşı konumlanan Fransa da dahildi. Eğer Katolikler kesin bir zafer kazansaydı, Roma Papalığı ve Avusturya İmparatorluğu bambaşka bir Avrupa düzeni kuracak, Orta Çağ’ın imparatorluk merkezli yapısı korunacaktı.
1648 Vestfalya Barışı’ndan en fazla yararlananlar, Papa ve İmparator’a karşı ulusal monarşileri savunan Protestan kuzey Avrupa devletleri oldu. Tam bir zafer kazanamasalar da, hedeflerine büyük ölçüde ulaştılar.
Resmî olarak Vestfalya sistemi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür; uluslararası hukuk hâlâ ulus-devlet egemenliği ilkesi üzerine kuruludur. Ancak başlangıçta bu sistem yalnızca Avrupa devletlerini ve onların sömürgelerini kapsıyordu. Üstelik tüm uluslar eşit kabul edilse de, Avrupa’nın büyük güçleri fiilen “daha eşit”ti.
Zayıf devletlerin egemenliğinin tanınmasında belirgin bir ikiyüzlülük vardı; fakat bu durum, uluslararası ilişkilerde realizm teorisiyle dengeleniyordu. Güçler arasındaki eşitsizlik, ittifaklar ve koalisyonlar yoluyla telafi ediliyor, küçük devletler kendilerini daha güçlü aktörlerin himayesine alarak hayatta kalıyordu. Bu durum, teorik değil fiilî bir gerçeklikti.
Milletler Cemiyeti, Vestfalya sistemini aşarak uluslararası hukuka daha katı ve evrensel bir karakter kazandırmayı hedefledi. Ulusal egemenliği sınırlamaya, liberalizm, pasifizm ve erken küreselleşme fikirleri temelinde evrensel normlar oluşturmaya çalıştı. Tüm devletlerin bu normlara uyması bekleniyordu. Bu yönüyle Milletler Cemiyeti, bir tür dünya hükümeti denemesiydi.
Bu dönemde uluslararası ilişkilerde liberal teori ile realizm arasındaki temel çatışma netleşti. Liberaller, uluslararası hukukun zamanla ulus-devlet egemenliğini aşacağını ve tek bir küresel sistem yaratacağını savunurken; realistler Vestfalya’nın mutlak egemenlik ilkesini korumakta ısrar etti.
Ancak 1930’lara gelindiğinde, ne Vestfalya sistemi ne de Milletler Cemiyeti Avrupa’daki güç dengesiyle uyumlu kaldı. Almanya’da Nazizm’in yükselişi, İtalya’nın Etiyopya’yı işgali ve SSCB’nin Finlandiya’ya saldırısı, uluslararası hukukun fiilen çöktüğünü gösterdi. Hukuk düzeni resmen 1946’da sona erse de, fiilen 1930’larda işlevsiz hâle gelmişti.
Bu dönemde üç ideolojik egemenlik kutbu ortaya çıktı: Liberal kapitalizm, faşizm ve komünizm. Artık belirleyici olan resmî egemenlik değil, ideolojik ve askerî güçtü. İkinci Dünya Savaşı, bu üç kampın meşruiyet sınavı oldu.
Liberal kamp, İngiltere, Fransa ve ABD öncülüğünde burjuva-kapitalist dünyayı temsil ediyordu. Faşizm ve komünizm karşısında ideolojisini savunmak zorunda kalan bu kamp, Fransa’nın hızlı çöküşüne rağmen genel olarak egemenlik kapasitesini korudu.
İkinci kamp, Hitler liderliğinde Avrupa faşizmiydi. Neredeyse tüm kıta Almanya’nın ideolojik ve askerî tahakkümü altına girdi. Bu düzende egemenlik yalnızca Almanya’ya, daha doğrusu Hitlerci ideolojiye aitti.
Üçüncü kamp ise SSCB idi. Tek bir devlet olmasına rağmen, Marksizm-Leninizm temelinde küresel bir ideolojik varlık iddiası taşıyordu.
1930’larda uluslararası hukuk tamamen askıya alındı. Yerini ideoloji ve çıplak güç aldı. Her ideolojik blok, kendi dünya düzeni ve kendi hukuk anlayışıyla hareket etti.
Savaşın sonunda faşizm ortadan kaldırıldı. Burjuva Batı ile Sosyalist Doğu, geçici bir ittifakla Avrupa’daki Nasyonal Sosyalizm’i yok etti. 1945’te Birleşmiş Milletler kuruldu; ancak bu yeni düzen, uluslararası hukuku değil, galiplerin güç dengesini yansıtıyordu.
Gerçekte yalnızca iki aktör egemendi: Washington ve Moskova. Diğer tüm devletler bu iki kutuptan birine eklemlendi. Soğuk Savaş boyunca uluslararası hukuk, bu iki ideolojik kamp arasındaki dengeye dayanıyordu.
1991’de SSCB’nin çöküşüyle bu denge ortadan kalktı ve tek kutuplu dünya ortaya çıktı. Uluslararası hukuk niteliksel olarak dönüştü; artık tek bir egemen güç vardı: kolektif Batı ve onun merkezi olarak ABD.
Bu aşamadan sonra uluslararası hukuk, galiplerin hukukuna dönüştü. Ulus-devlet egemenliği ve BM, Milletler Cemiyeti gibi geçmişin kalıntıları hâline geldi.
Ancak bu tek kutuplu düzen hiçbir zaman tam olarak yerleşemedi. Çin ve Rusya’nın yükselişiyle birlikte çok kutuplu bir dünya fiilen ortaya çıktı. Bu yeni düzen, Batı’nın liberal-küreselci modelini reddediyor, ancak henüz kendi ideolojisini üretmiş değil.
Bugün dünyada beş farklı uluslararası sistem aynı anda işlemeye çalışıyor ve bu uyumsuzluk küresel kaosu derinleştiriyor. Bu nedenle uluslararası hukuk fiilen yoktur.
Tarihsel deneyim, bu tür çelişkilerin barışçıl biçimde çözülmediğini göstermektedir. Bu koşullar altında Üçüncü Dünya Savaşı olasılığı son derece yüksektir.
Bugünün temel çatışması şudur: Kolektif Batı ile yükselen çok kutuplu uygarlık-devletler (Rusya, Çin, Hindistan). Diğer tüm aktörler şimdilik yalnızca araçtır. Çok kutuplu dünya fiilen ortaya çıkmış olsa da, henüz ideolojik ve hukuki olarak tanımlanmamıştır. Eğer uluslararası hukuk yoksa, yeni bir hukuk düzeni inşa edilmelidir. Aksi hâlde insanlık, herkesin herkese karşı savaştığı küresel bir kaosa sürüklenecektir.

