Sahavet Memmed
Ermenistan’da gerçekleştirilecek parlamento seçimleri yalnızca ilgiyle takip edilmekle kalmıyor; aynı zamanda belirli ölçüde açık, belirli ölçüde ise örtülü biçimde komşu ülkeler ve bölgede çıkarları bulunan güçler tarafından doğrudan veya dolaylı müdahalelere de konu oluyor.
Fiilen bakıldığında, Paşinyan iktidarının devam etmesinden ABD, Batı, Türkiye, İran ve Azerbaycan’ın farklı gerekçelerle memnun olduğu görülmektedir. Her ülkenin bu konuda kendine özgü çıkarları bulunmaktadır. ABD’nin, bölgedeki stratejik çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla Paşinyan yönetiminin iktidarda kalmasını desteklediği açıktır. Bu desteği göstermek amacıyla son dönemde ABD’li yetkililerin Erivan’a gerçekleştirdiği ziyaretler sırasında nükleer enerji alanında iş birliği memorandumları imzalanmış, ABD ordusu ile Ermenistan silahlı kuvvetleri arasında ortak askeri tatbikatlar düzenlenmiş ve Washington tarafından Ermenistan’a insansız hava araçları da dâhil olmak üzere çeşitli askeri-teknik yardımlar sağlanmıştır. ABD’nin bu yaklaşımının arkasında çeşitli stratejik nedenler bulunmaktadır.
Batı’nın Paşinyan’a verdiği desteğin temelinde ideolojik değil, tamamen jeostratejik hesaplar yatmaktadır. Paşinyan, Ermenistan’ı Rusya’nın güvenlik şemsiyesinden (KGAÖ) uzaklaştıran, Rus sınır birliklerini ülkenin belirli noktalarından -örneğin Erivan’daki Zvartnots Havalimanı’ndan- çıkaran ve Kremlin’in ülkedeki nüfuz araçlarını zayıflatan tek siyasi figürdür. Batı açısından Ermenistan, Rusya’nın Güney Kafkasya’daki “ileri karakol” niteliğini kırmak için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Başka bir ifadeyle, Rusya geçmişte Ermenistan’ı bölgenin “İsrail’i” olarak inşa etmeye çalışmış, ancak bu projeyi tamamlayamamıştır. Günümüzde ise Batı, Ermenistan üzerinden kendisi için yeni bir bölgesel dayanak noktası, adeta “ikinci bir İsrail” oluşturmaya çalışmaktadır.
ABD’nin arabuluculuğuyla gündeme gelen “Trump Route for International Peace and Prosperity” (TRIPP) gibi bölgesel projelerde, Ermenistan’ın güneyinden geçen ulaşım ve lojistik hatlarının Batı ve müttefiklerinin kontrolünde bulunması, Rusya ve İran’ın bu güzergâhlarda belirleyici rol üstlenmemesi Washington açısından öncelikli bir hedeftir. Batı’nın Ermenistan’da tam anlamıyla nüfuz sağlaması durumunda ise Rusya’nın Hazar Denizi üzerinden bölgesel süreçleri ve güvenlik mekanizmalarını sabote etmeye çalışacağı öngörülebilir.
Orta Asya’yı Hazar ve Kafkasya üzerinden Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor’un güvenli şekilde işlemesi için Ermenistan ile Azerbaycan arasında kalıcı bir barışın sağlanması şarttır. Paşinyan ise bugün bu barış anlaşmasını imzalamaya hazır görünen tek gerçekçi Ermeni siyasetçi olarak öne çıkmaktadır.
Bakü açısından Paşinyan yönetimi öngörülebilir ve yönetilebilir bir risk olarak değerlendirilmektedir. Paşinyan, “Tarihî Ermenistan” söyleminden uzaklaşarak ülkesini mevcut 29.743 kilometrekarelik sınırları içerisinde tanımlamaya çalışmaktadır. Stratejik açıdan bakıldığında, Paşinyan’ın amacı Sovyet döneminde Azerbaycan toprakları pahasına genişletilmiş mevcut Ermenistan sınırlarına uluslararası meşruiyet kazandırmak ve bunları kesin biçimde tescil ettirmektir. Dolayısıyla bu yaklaşım, geçmişte Ermenistan’a bırakılan toprakların fiilen ve hukuken kalıcı hâle getirilmesi anlamına da gelmektedir.
Aslında Paşinyan’ın bugüne kadar barış anlaşmasını tam olarak imzalamamış olması ve bazı süreçleri yavaş ilerletmesi beklenen bir durumdu. Çünkü Paşinyan, bir yandan gelecekteki seçimler için iç politikada kullanabileceği bazı kozları elinde tutmak isterken, diğer yandan da Azerbaycan ve Türkiye’nin bölgesel istikrar adına kendisine karşı sert bir tutum almamasını hedefleyen bir strateji izliyordu. Nitekim bu planın belirli ölçüde başarıya ulaştığı da söylenebilir.
Paşinyan’ın uluslararası aktörler açısından cazip görülmesinin bir diğer nedeni ise Ermenistan Anayasası’ndaki Azerbaycan’a yönelik dolaylı toprak iddialarını ortadan kaldıracağını vaat etmesi ve Bağımsızlık Bildirgesi’ne yapılan göndermeleri değiştirmeye hazır olduğunu açıklamasıdır. Ayrıca Ağrı Dağı sembolizmine mesafe koyması da onu Türkiye ve Azerbaycan açısından müzakere edilebilir bir aktöre dönüştürmektedir.
Türkiye, ilk bakışta Azerbaycan ile olan stratejik müttefikliğini ön plana çıkarsa da, Ermenistan konusunda kendi devlet çıkarlarına da sahiptir. Öncelikle Türkiye bir NATO üyesidir ve Ankara-Erivan ilişkilerinin normalleşmesi, Rusya’nın bölgedeki etkisinin azaltılması bakımından NATO ve ABD açısından da önem taşımaktadır. Türkiye, Paşinyan döneminde Ermenistan ile doğrudan hava ulaşımını yeniden başlatmış ve karşılıklı özel temsilciler atamıştır. Türkiye açısından Ermenistan’ın izolasyondan çıkması ve bölgesel projelere dâhil edilmesi, Ermeni diasporasının “soykırım” söylemi üzerinden yürüttüğü uluslararası baskıları da kısmen etkisizleştirebilir. İki ülke arasında normalleşmenin sağlanması hâlinde Türkiye ile Ermenistan’ın hızlı bir yakınlaşma sürecine girmesi muhtemeldir. Bunun nedenlerinden biri de dünyanın en etkili Ermeni diasporalarından birinin Türkiye kökenli Ermenilerden oluşmasıdır.
İran’ın Paşinyan’a yaklaşımı ise ilk bakışta çelişkili görünse de, gerçekte Tahran açısından onun zayıf fakat uzlaşmaya açık bir lider olması önemli bir avantajdır.
İran için en büyük kırmızı çizgi, Ermenistan ile sahip olduğu 44 kilometrelik sınırın (Sünik/Meğri hattının) ortadan kalkmasıdır. Radikal bir Ermeni yönetiminin iktidara gelerek yeni bir askeri gerilim yaratması ve Azerbaycan’ın söz konusu bölgeyi askeri yöntemlerle kontrol altına alması durumunda İran, Ermenistan ile olan doğrudan kara bağlantısını tamamen kaybedebilir. Paşinyan’ın izlediği barış politikası ise yeni bir savaş ihtimalini azaltarak İran’ın sınır güvenliği çıkarlarına hizmet etmektedir.
Tahran, aynı zamanda Kuzey-Güney Koridoru’nun bir ayağını Ermenistan üzerinden korumak istemektedir. Paşinyan yönetimi hem Batı ile hem de İran ile dengeli ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Örneğin Ermenistan’ın İran’dan belirli savunma amaçlı ürünler satın alması ve çeşitli ortak projeler geliştirmesi bu politikanın bir göstergesidir. Buna karşılık radikal biçimde Batı yanlısı ya da tamamen Rusya ekseninde hareket eden bir yönetim, İran’ın bu transit ve lojistik çıkarlarına zarar verebilir.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise İran ile Rusya’nın küresel ölçekte birçok konuda müttefik görünmesine rağmen Güney Kafkasya’da rakip olmalarıdır. İran’da hâlen Güney Kafkasya’nın Rusya tarafından işgal edildiği ve Gülistan ile Türkmençay Antlaşmaları sonucunda kaybedildiği yönündeki tarihsel yaklaşım güçlüdür. Başka bir ifadeyle, Azerbaycan’da Türkmençay Antlaşması’nın Azerbaycan coğrafyasını İran ve Rusya arasında böldüğü düşüncesi ne kadar yaygınsa, İran’da da Rusya’nın tarihî İran topraklarını işgal ettiği görüşü benzer ölçüde etkisini sürdürmektedir.
Bugün ne Bakü, ne Ankara, ne Washington ne de Tahran yeni bir bölgesel patlama istemektedir. Paşinyan ise tüm bu aktörler açısından uzlaşmaya açık, bölgesel gerçekleri ve mevcut güç dengelerini kabul eden merkezi bir figür olarak görülmektedir.
Taktik açıdan bakıldığında Paşinyan’ın iktidarda kalması Azerbaycan’ın çıkarlarına uygun görünebilir. Ancak stratejik açıdan durum daha karmaşıktır. Paşinyan’ın Avrupa Birliği ile geliştirdiği ilişkiler, ABD ile kurduğu iş birliği ve Ermenistan ordusunu modernleştirme çabaları uzun vadede Azerbaycan’ın çıkarlarıyla tam olarak örtüşmeyebilir.
Azerbaycan açısından ideal senaryo; askeri ve siyasi iddialardan uzak, ekonomik açıdan bölgesel bağımlılıkları bulunan bir Ermenistan’dır. Oysa Paşinyan’ın hedeflediği model, Batı ile bütünleşmiş, ekonomik ve güvenlik alanlarında Rusya’dan bağımsız hareket edebilen yeni bir Ermenistan inşa etmektir.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından TRIPP projesi ve ilgili niyet protokollerinin imzalanmasına yönelik adımlar atılmış olsa da, belgelerde de belirtildiği üzere söz konusu niyet protokollerinin yürürlüğe girmesi için en az bir yıllık bir süreç öngörülmektedir. Halk arasında kullanılan ifadeyle, Washington şimdilik sadece “elini taşın altına koymuş” görünmektedir.
Bu noktadaki en kritik mesele ise Rusya’dır. Çünkü projede bölgesel ulaştırma ve demiryolu hatlarının kullanılması öngörülmektedir. Ancak Ermenistan’ın demiryolu altyapısı, imtiyaz sözleşmeleri kapsamında Rusya Demiryolları’nın (RJD) kontrolü ve işletmesi altındadır. Moskova’nın buna nasıl tepki vereceğini tahmin etmek aslında çok da zor değildir. Bunun yanında Çin’in olası tutumu da dikkatle izlenmesi gereken bir başka unsurdur.
Öte yandan Rusya’nın ilk kez Paşinyan’a karşı gerçek anlamda baskı politikalarına yöneldiği görülmektedir. Ermenistan’da yapılan kamuoyu araştırmaları da dikkat çekicidir. Ermeni toplumu artık açık biçimde ekonomik kalkınmadan, güçlü bir devlet ve güçlü bir toplum inşa etmekten söz etmektedir. Paşinyan, büyük ölçüde kendi siyasi vizyonunu toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmeyi başarmıştır.
Rusya açısından bakıldığında ise Ermeni kamuoyunun yönelimi köklü biçimde değişmiştir. Moskova, buna karşılık Ermenistan’ın tarım ürünleri ihracatına yönelik çeşitli kısıtlamalar ve yasaklar uygulamaktadır. Rosselhoznadzor aracılığıyla getirilen bu engellerin önümüzdeki dönemde daha da artırılması mümkündür. Ancak görünen o ki, ekonomik baskılar Ermeni toplumunun genel yönelimini değiştirmeye yetmemektedir.
Rusya aynı zamanda siyasi baskı araçlarını da devreye sokmuştur. Kremlin’den gelen açıklamalarda Ermenistan’a yönelik örtülü ve zaman zaman açık tehditler hissedilmektedir.
Tarihsel tecrübe göstermektedir ki ekonomik ve siyasi baskı araçları etkisini yitirdiğinde, çoğu zaman askeri veya hibrit müdahale senaryoları gündeme gelir. Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır: Rusya’nın Ermenistan üzerinde askeri baskı kurabilecek kapasitesi var mı?
Ermenistan’daki Rus askeri varlığı, özellikle Gümrü’de bulunan 102. Rus Askerî Üssü, bölgesel strateji açısından son derece önemlidir. Ancak bu yapıların Ermenistan içerisinde doğrudan bir iktidar değişikliği gerçekleştirmek için tek başına yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Rusya’nın bölgeye geniş çaplı bir askeri lojistik destek sağlaması veya doğrudan müdahalede bulunması için Gürcistan faktörünü ve hava sahası meselesini de hesaba katması gerekir.
Ayrıca günümüz dünyasında bir devletin başka bir devletin iç işlerine doğrudan ya da dolaylı askeri ve hibrit yöntemlerle müdahale etmesi artık istisnai bir durum olarak görülmemektedir. Yakın geçmişte Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler bunun açık örneklerini sunmaktadır. Bölgesel saldırılar gerçekleşmekte, büyük devletler tepki göstermekte ve açıklamalar yapmakta; ancak sahadaki sonuçlar çoğu zaman değişmemektedir. Bu nedenle mevcut jeopolitik ortamda “böyle bir şey mümkün değildir” yaklaşımı giderek geçerliliğini yitirmektedir.
Herhangi bir olağanüstü gelişme veya beklenmedik bir kriz yaşanmadığı takdirde, Paşinyan’ın yeniden seçilmesi oldukça güçlü bir ihtimal olarak görünmektedir. Aynı şekilde Paşinyan’ın mevcut siyasi çizgisini sürdürmesi durumunda, Güney Kafkasya’da yeni jeopolitik dengelerin ve yeni bölgesel konfigürasyonların ortaya çıkacağı da şimdiden anlaşılmaktadır.

