Memmedkhan Memmedkhanov
Sistemin İnşası 300 Yıl Sürdü. Şimdi Tek Bir Doktrin Onu Parçalıyor.
İnsanlar sürekli şu soruyu soruyor: Nasıl oluyor da yalnızca 67 milyon nüfuslu küçük bir ada ülkesi, imparatorluğunun sözde sona ermesinden 75 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen küresel finans sisteminin önemli bölümlerini hâlâ kontrol edebiliyor?
Yanlış soru bu.
Doğru soru şu: İmparatorluk gerçekten hiç sona erdi mi?
Hayır, sona ermedi. Dönüştü. Maliyetli kısımlar terk edildi. Kârlı olanlar korundu. Ve en kârlı unsur hiçbir zaman sömürgeler ya da topraklar değildi. Asıl mesele çatışmaydı. Daha spesifik olarak, dünyanın stratejik bölgelerinde kalıcı çatışmalar üretme, sürdürme ve bunlardan kazanç sağlama kapasitesiydi.
Bu makale anlatının değil, paranın izini sürüyor.
Önce Şunu Anlamalısınız: İmparatorluklar Ölmez
İmparatorluklar yok olmaz. Mutasyona uğrar.
Roma ortadan kaybolmadı. Hukuk sistemi, dili ve idari yapıları kendisinden sonra gelen tüm Avrupa devletlerinin temelini oluşturdu. Roma Katolik Kilisesi, son imparator düştükten sonra bile Roma’nın kurumsal yapısını yüzyıllar boyunca taşıdı.
Britanya İmparatorluğu da kaybolmadı. Zirve döneminde dünyanın kara topraklarının ve nüfusunun yaklaşık dörtte birini kontrol ediyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çöktüğü izlenimi doğdu. Sömürgeler bağımsızlık kazandı. Bayraklar indirildi. 1997’de Hong Kong Çin’e devredildiğinde, son büyük parçanın da kaybedildiği düşünüldü.
Ama ileriye dönük plan yapan imparatorluklar bütün güçlerini bayraklara yüklemez.
Britanya’nın yönetici sınıfı çoğu insanın hâlâ kavrayamadığı bir şeyi anlamıştı: Bir toprağı kontrol etmek için onu doğrudan yönetmeniz gerekmez. O toprağın işlemesini sağlayan mekanizmaları kontrol etmeniz yeterlidir. Sigorta sistemini. Bankacılığı. Para düzenini. İstihbarat ağlarını. Hukuki çerçeveleri.
Britanya bunların hepsini elinde tuttu. Ve bunların önemini koruyabilmesi için başka bir şeye daha ihtiyacı vardı.
Risk üretmeye devam edecek çatışmalara.
Çünkü para riskten kazanılır.
Kurdukları Mimari
Çatışma meselesine geçmeden önce finansal mimariyi anlamanız gerekiyor; çünkü çatışma doğrudan bu yapıyı besliyor.
Kasım 1910’da altı adam New Jersey’den özel bir trene bindi. Takma isimler kullanıyorlardı. Kendilerine “First Name Club” diyorlardı. Soyadları kullanılmayacaktı. Garsonların yanında bile. İçlerinden biri, ördek avı hikâyesini inandırıcı kılmak için ödünç bir av tüfeği getirmişti. Ama onlar ava gitmiyordu.
Georgia’daki Jekyll Adası’na gidiyorlardı. Amaçları Federal Reserve Yasası’nı yazmaktı.
Bu altı kişi J.P. Morgan’ı, Rockefeller’ı ve Kuhn, Loeb & Co.’yu temsil ediyordu. Birlikte dünya servetinin dörtte birini kontrol ediyorlardı. İçlerinden Frank Vanderlip daha sonra şunu yazacaktı:
“Eğer bizim özel grubumuzun bir araya gelip bir bankacılık yasası yazdığı kamuoyuna açıklansaydı, o yasa Kongre’den geçme şansına sahip olmazdı.”
Bunu biliyorlardı. Bu yüzden halk süreçten dışlandı.
Federal Reserve Yasası Aralık 1913’te kabul edildi. Daha sonra ABD Dokuzuncu Daire Temyiz Mahkemesi, Lewis v. United States kararında açıkça şu ifadeyi kullandı:
“Reserve Bankaları federal kurumlar değil; bağımsız, özel mülkiyete ait ve yerel olarak kontrol edilen şirketlerdir.”
Bu bir komplo teorisi değil. Federal bir mahkeme kararı.
Federal Reserve’e bağlı 12 banka özel şirket statüsündedir. Üye bankalar bu kurumlarda hisse sahibidir. Yasayla garanti altına alınmış sabit yüzde 6 yıllık temettü alırlar. ABD para politikasını belirleyen kişilerin seçimine katılırlar. Federal Reserve Kongre’den bütçe almaz; kendi kendini finanse eder.
Şimdi çoğu insanın sormadığı soru şu: Jekyll Adası’ndaki bu adamlar bu modeli kimden kopyaladı?
İngiltere Merkez Bankası’ndan.
1694 yılında Kral III. William ve Kraliçe II. Mary tarafından verilen kraliyet fermanıyla kurulan Bank of England, 252 yıl boyunca Londra Şehri’nin hissedarlarının özel mülkiyetindeydi. 1694’ten 1946’daki kamulaştırılmasına kadar. Amerikan bankacılık kartelinin açıkça inceleyip örnek aldığı model buydu.
Jekyll Adası sürecini yöneten Paul Warburg, Almanya’dan göç etmeden önce yıllarca İngiltere Merkez Bankası’nı incelemişti. Aldrich Planı doğrudan bu yapıyı temel alıyordu.
Federal Reserve ile İngiltere Merkez Bankası iki ayrı sistem değildir. Aynı sistemin iki sütunudur. Londra daha eski altyapıyı, offshore gizlilik ağlarını ve sigorta tekellerini elinde tutar. Washington ise doları ve askerî gücü sağlar.
İngiltere Merkez Bankası ve Eurodolar Sistemi
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya görünürde imparatorluğunu kaybetmişti; fakat elinde daha değerli bir şey vardı: Londra’ya duyulan küresel finans merkezi güveni.
1956’da Londralı bankerler, İngiltere Merkez Bankası’nın doğrudan teşviki ve desteğiyle Eurodolar sistemini yarattı. Amerikan düzenlemelerinin dışında, Londra’da oluşturulan ve işlem gören dolar cinsinden finansal araçlar.
Bu tesadüf değildi. Doların küresel hakimiyetinin sterlini gölgede bırakmaya başladığı bir dönemde Londra’nın finans merkezi konumunu korumaya yönelik bilinçli bir politikaydı.
Nixon 1971’de doların altınla bağını kopardığında ve Kissinger Suudi Arabistan’la petrodolar anlaşmasını yaptığında, Körfez petrol gelirleri iki yere aktı: ABD Hazine tahvillerine ve Londra’daki özel ticari bankalarda tutulan Eurodolar mevduatlarına.
Londra’daki bu bankalar, söz konusu petrodolarları petrol satın alabilmeleri için Latin Amerika ülkelerine kredi olarak verdi. Her aşamasında aracı bankalara ücret kazandıran kapalı bir döngü oluştu.
1981’de Paul Volcker ABD faiz oranlarını yüzde 19,1’e çıkardığında, Latin Amerika ülkeleri dolar cinsinden borçlarını ödeyemez hale geldi. Meksika 1982’de temerrüde düştü. Ardından Arjantin, Brezilya ve Venezuela geldi.
Bankalar kurtarıldı. İşçiler ise kemer sıkma politikalarına mahkûm edildi.
Bir kıtanın emekçi sınıfları, Washington’da alınan ve Londra’yla koordineli yürütülen bir kararın bedelini ödedi.
İşte finansal mimari buydu.
Fakat riskten para kazanan bir mimari, para kazanabilmek için riske ihtiyaç duyar.
İran ve İsrail meselesi tam burada devreye girer.
Bankaların Bankası
Federal Reserve ve İngiltere Merkez Bankası’nın üzerinde, 1930 yılında İsviçre’nin Basel kentinde kurulan Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) bulunur.
Bu kurum merkez bankalarının bankasıdır.
63 üyesi dünya GSYİH’sinin yüzde 95’ini temsil eder. Federal Reserve de yönetim organında yer alır; İngiltere Merkez Bankası da.
BIS, merkez bankalarının parasal rezervlerinin yüzde 10 ila 15’ini elinde tutar. Basel Anlaşmaları aracılığıyla küresel bankacılık standartlarını belirler. Dünyadaki bütün büyük bankalar bu kurallara uymak zorundadır.
Kararlar kapalı kapılar ardında alınır. Basın toplantısı yoktur. Tutanak yoktur. Oylama kayıtları yoktur.
Kuruluş sermayesi, Federal Reserve’ü inşa eden aynı bankacılık ailelerinden geldi. Bu düzenlemeyi hiçbir seçilmiş organ onaylamadı. Hiçbir seçmen buna karar vermedi. Sistem sadece kuruldu ve 1930’dan beri varlığını sürdürüyor. Dünyadaki bütün büyük bankalar ona bağlı çalışıyor.
Lloyd’s: Küresel Çatışmanın Sigorta Tekeli
Lloyd’s of London 1688’de Tower Street’teki bir kahvehanede doğdu. Tüccarlar, denizciler ve gemi sahipleri burada buluşuyordu. Sigortacılar burada toplanıyordu; çünkü Lloyd onlara en güncel denizcilik istihbaratını sağlıyordu.
Sigortacılar kabul ettikleri risklerin şartlarının altına isimlerini yazıyorlardı. “Underwriter” yani “sigortacı” terimi de buradan gelir.
1774’e gelindiğinde bu sigortacılar resmi bir birlik haline geldi. 1871’de Parlamento tarafından yasayla kurumsallaştırıldı. Bir kahvehane olarak başlayan yapı, dünyanın en güçlü sigorta piyasasına dönüştü.
Lloyd’s bir sigorta şirketi değildir. Parlamento yasalarıyla yönetilen bir pazardır. Burada çeşitli finansal destekçilerden oluşan sendikalar riskleri paylaşır ve dağıtır.
2024 yılında Lloyd’s piyasası toplam 52,1 milyar sterlinlik brüt prim yazdı. Bunun yaklaşık yüzde 40 ila 50’si Kuzey Amerika’dan geldi. Amerika Birleşik Devletleri Lloyd’s’un en büyük tek pazarıdır.
Lloyd’s, ABD’deki en büyük “surplus lines” sigortacısı ve Amerika’da faaliyet gösteren en büyük yabancı reasürans kuruluşudur.
ABD’li sigorta şirketleri kapasitesini aşan, alışılmadık ya da felaket boyutundaki risklerle karşılaştığında Lloyd’s’a gider.
Nükleer tesisler. Uydular. Düşmanca sulardaki petrol platformları. Savaş bölgelerinden geçen yük gemileri.
Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 90’ı deniz yoluyla yapılır.
Basra Körfezi’nin çıkışında yer alan ve en dar noktası yalnızca 21 mil genişliğinde olan Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 21 milyon varil petrol geçer. Bu miktar, dünya deniz petrol taşımacılığının yaklaşık yüzde 20’sine karşılık gelir.
Japonya’yı, Güney Kore’yi, Hindistan’ı, Çin’i ve Avrupa’yı besleyen enerji bu boğazdan geçer.
Lloyd’s, 300 yılı aşkın süredir bu koridordan geçen tankerlerin savaş riski sigortasında başlıca aktördür.
Sigortayı kontrol ederseniz, kimin yelken açabileceğini de kontrol edersiniz.
Kimin denize açılabileceğini kontrol ederseniz, küresel ekonominin enerji arzını da kontrol edersiniz.
Deniz yolları tehlikeli hale geldiğinde savaş riski primleri fırlar. Bazen birkaç gün içinde yüzde 400 artar.
Dünyadaki her tanker işletmecisi, her deniz taşımacılığı şirketi ve her yük taşıyıcısı bu bölgelerden geçmek istiyorsa Lloyd’s’a ödeme yapmak zorundadır. Bu ölçekte gerçek bir alternatif yoktur. Lloyd’s için çatışma bir sorun değildir. Çatışma ürünün kendisidir.
İran ve Pers İmparatorluğu’nun Yıkımı
1908 yılında Britanya, İran’da petrol buldu. Daha sonra British Petroleum’a (BP) dönüşecek olan Anglo-Persian Oil Company, Britanya’ya onlarca yıl boyunca İran enerjisi üzerinde boğucu bir hâkimiyet sağladı. Britanya açısından İran bir ülke değildi; bir kaynaktı.
1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık, İran petrol endüstrisini millîleştirdi. İran petrolünden elde edilen gelirin İran halkına ait olmasını istiyordu. Britanya buna deniz ablukası ve ekonomik yaptırımlarla karşılık verdi. Bu da yeterli olmayınca MI6 ve CIA ortak bir darbeyi planlayıp uyguladı: Ajax Operasyonu.
Musaddık görevden alındı. Şah yeniden iktidara getirildi. Britanya’nın petrol çıkarları korundu.
Şah, 26 yıl boyunca güvenilir bir ortak olarak kaldı. Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri ona silah sattı, güvenlik güçlerini eğitti ve istihbarat iş birliğini sürdürdü. Bu düzen onlar için işe yarıyordu.
1979’da ise her şey değişti.
İslam İnkılabı, Ayetullah Humeyni’yi iktidara taşıdı. Şah’ın Batı’ya itaat eden rejiminin yerine petrolünü ve diğer kaynaklarını kendi başına kullanmakta ısrarcı İslamcı bir yönetim ve bu durumun neticesi olarak Batı’yla sürekli çatışma halinde bir devlet geldi.
Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri İslam İnkılabı’na tek başlarına sebep olmadı. Ancak kendi halkına işkence eden, SAVAK adlı gizli polis örgütü aracılığıyla baskı uygulayan yozlaşmış monarşiyi onlarca yıl boyunca desteklemeleri, sonunda böyle bir patlamaya yol açacak koşulları hazırladı.
Ardından yaşanan şey yalnızca siyasi bir değişim değildi.
Dünyanın en stratejik enerji boğazının tam merkezinde kalıcı bir düşman ülkenin doğması bir yandan Batı’nın aleyhine iken, diğer yandan Anglo Sakson elitlerin risk algısı üzerinden işleyen küresel projelerine uygun geliyordu. Buna göre Hürmüz Boğazı artık tartışmalı ve tehdit altındaki bir bölgeye dönüştü. İran, boğazı kapatma ya da tehdit etme kapasitesi geliştirdi. İran’la gerilim her yükseldiğinde deniz taşımacılığı sigorta primleri de yükseldi. Dünyadaki bütün tanker işletmecileri Lloyd’s’u aramaya başladı.
Para Londra’ya aktı.
İran Hürmüz Boğazı’nı ve devamındaki suyolunu hiçbir zaman kapatmasa da yaratılan risk algısı İngiliz sisteminin işine yarıyordu. İran’ın risk yaratma potansiyeli İngilizlere akan bir para akıntısına dönüşmüş oldu.
Gizli İmparatorluk: Taç, City ve Offshore Ağı
Görünür imparatorluk sona erdi. Gizli imparatorluk büyüdü.
Britanya Tacı, dünyadaki herhangi bir kurumdan daha fazla toprağa sahiptir. Sürekli tekrarlanan rakam 6,6 milyar dönümdür; bu, gezegenin toplam kara yüzeyinin yaklaşık yüzde 16’sına denk gelir. Bu mülkiyet Crown Estate, Lancaster Dükalığı ve Taç yetkisi altındaki bölgeler aracılığıyla tutulur.
Kral III. Charles bugün 15 ülkenin devlet başkanıdır. Avustralya. Kanada. Yeni Zelanda. Jamaika. Ve Karayipler ile Pasifik’teki diğer on ülke.
Bu ülkelerin her birinde, Taç’ın temsilcisi “yedek yetkiler” kapsamında seçilmiş başbakanları görevden alma ve parlamentoyu feshetme anayasal yetkisine sahiptir.
Bu yalnızca sembolik bir durum değildir.
1975 yılında Genel Vali John Kerr bu yetkileri kullanarak Avustralya’nın seçilmiş Başbakanı Gough Whitlam’ı görevden aldı. Whitlam, Avustralya’daki maden varlıklarını millîleştirmeye yönelmiş ve Amerikan istihbarat operasyonlarını Avustralya topraklarından çıkarmayı hedeflemişti.
Onu görevden alma kararı Avustralya halkı tarafından değil, Britanya Tacı’nın temsilcisi tarafından verildi.
Londra’nın merkezinde, yalnızca bir mil karelik bir bölge; Britanya Parlamentosu’ndan yüzyıllarca daha eski bir hukuk sistemiyle faaliyet göstermektedir.
City of London Corporation ilk kraliyet beratını 1067 yılında, Norman Fethi’nin hemen ardından aldı. Kendi polis gücü vardır. Kendi mahkemeleri vardır. “City’s Cash” adı verilen ve kamu denetimine tabi olmayan ayrı bir bütçesi vardır.
Büyük şirketler seçimlerde daha fazla oy hakkına sahiptir. Oyları çalışanlar değil, şirket CEO’ları kullanır.
Kurumun “Remembrancer” adı verilen bir temsilcisi vardır. Bu kişi Avam Kamarası galerilerinde oturur ve City’nin çıkarlarını etkileyebilecek tüm yasaları takip eder. Bu makam 1571’den beri vardır.
Yani City’nin daimi lobicisi, yasa gereği Britanya Parlamentosu’nun içine yerleştirilmiştir.
Eski Başbakan Clement Attlee 1937’de şöyle yazmıştı:
“Defalarca gördük ki bu ülkede Westminster’da oturan iktidardan başka bir güç daha vardır. Finansal çıkarların ortak adı olan City of London, bu ülkenin hükümetine karşı kendi etkisini gösterebilmektedir. Parayı kontrol edenler, halkın karar verdiği politikalara aykırı biçimde içeride ve dışarıda kendi siyasetlerini yürütebilmektedir.”
Attlee bunu 1937’de yazdı.
1946’da İngiltere Merkez Bankası’nı kamulaştırdı. Ancak kamulaştırma yasası, bankanın hareket özgürlüğünü sınırlamak adına neredeyse hiçbir şey yapmadı.
City dokunulmaz kalmayı sürdürdü.
Britanya, dünyanın dört bir yanında; küresel offshore finans ağının en önemli parçaları olarak işleyen Crown Dependency ve Overseas Territory yapılarıyla varlığını sürdürüyor.
Jersey. Guernsey. Man Adası. Bunların hiçbiri AB ya da Birleşik Krallık vergi yasalarına tabi değil.
Cayman Adaları. Britanya Virjin Adaları. Bermuda. Cebelitarık.
Britanya Virjin Adaları’nda, nüfus 35 binin altında olmasına rağmen yılda 400 binden fazla şirket kuruluyor. Panama Belgeleri’nde ortaya çıkan şirketlerin yarısından fazlası burada kayıtlıydı.
Cayman Adaları 20 binden fazla yatırım fonuna ev sahipliği yapıyor.
Bermuda ise doğrudan Lloyd’s piyasasıyla bağlantılı sigorta ve reasürans alanında uzmanlaştı.
Tax Justice Network’ün tahminlerine göre Britanya Tacı’na bağlı bölgeler ve denizaşırı topraklar, dünyaya yılda yaklaşık 169 milyar dolarlık vergi kaybına mal oluyor.
En büyük üç merkez — Britanya Virjin Adaları, Cayman Adaları ve Bermuda — doğrudan Britanya Tacı’nın yetki alanında.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bu ağ nedeniyle yılda yaklaşık 176 milyar dolar vergi kaybettiği tahmin ediliyor.
İmparatorluk ölmedi.
Sadece kârını daha iyi saklamayı öğrendi.
LIBOR Kanıtı
En az sekiz yıl boyunca — 2005’ten 2012’ye kadar — Londra Bankalararası Faiz Oranı’nı (LIBOR) belirleyen bankalar bu sistemi manipüle etti.
LIBOR, küresel finansal araçlarda yaklaşık 800 trilyon dolarlık işlemin referans faiz oranıydı.
Amerika’daki değişken faizli ipotek kredileri. LIBOR’a endeksli öğrenci kredileri. Ona göre fiyatlanan ticari sözleşmeler.
Hepsi Londra’daki bankaların her gün gönderdiği rakamlarla belirleniyordu. Ve bu bankalar, kendi ticari pozisyonlarına uygun olacak şekilde rakamları birlikte ayarlıyordu.
Mahkeme kayıtlarına geçen bir mesajda bir tüccar, veri bildiren görevliye şöyle diyordu:
“Yarın yine büyük bir faiz belirleme günü var. Piyasa hareketini görünce belirli LIBOR oranlarını mümkün olduğunca yüksek ayarlayabileceğimizi umuyordum.”
Bu bazen her gün yaşanıyordu.
Sekiz yıl boyunca.
Suçlu bulunan bankalar arasında Barclays, Deutsche Bank, UBS, Citigroup, JPMorgan Chase, Royal Bank of Scotland ve HSBC vardı.
Küresel cezaların toplamı 9 milyar doları aştı.
2015 yılında beş banka, LIBOR cezalarına ek olarak döviz piyasalarını manipüle etmekten dolayı da suçunu kabul etti.
Birleşik Krallık Parlamentosu’ndaki ifadeler, İngiltere Merkez Bankası’nın bu manipülasyonu yıllar öncesinden bildiğini ancak harekete geçmediğini gösteriyordu.
Bankanın başkan yardımcısı, skandal patlamadan yalnızca “son birkaç hafta önce” durumdan haberdar olduğunu söylemişti.
Ancak belgeler, telefon kayıtları ve Amerikan makamlarına verilen yeminli ifadeler bunun doğru olmadığını ortaya koyuyordu.
Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts kamuoyuna şu açıklamayı yaptı:
“Fed’in, İngiltere Merkez Bankası’nın, Amerikan ve Britanya bankalarının motivasyonları birbiriyle uyumludur; politikaları karşılıklı olarak birbirini destekler ve fayda sağlar. LIBOR manipülasyonu da bu iş birliğinin başka bir göstergesidir.”
Dünyanın tamamı için riski fiyatlandıran sistem, riskten kâr eden aynı kurumlar tarafından yönetiliyordu.
Ve fiyatları onlar belirliyordu.
Gölge Bankacılık Sistemi ve MFS Çöküşü
2008 finans krizinden sonra düzenleyiciler, Basel III kurallarıyla geleneksel bankalara daha sıkı sermaye yükümlülükleri getirdi.
Bankaların daha fazla sermaye tutması ve en riskli kredi alanlarından çekilmesi gerekiyordu.
Bu kulağa reform gibi geliyor.
Gerçekte ise olan şey, büyük bir kredi piyasasının banka dışı finans kuruluşlarına kaydırılmasıydı: özel kredi fonları, hedge fonlar ve varlık yönetim şirketleri.
Bu kurumlar bankalar gibi düzenlenmiyor ve aynı sermaye gerekliliklerine tabi tutulmuyordu.
Bu gölge bankacılık sistemi küçük bir alandan çıkarak 2 trilyon dolarlık küresel bir sektöre dönüştü.
Üstelik finansmanını, doğrudan kredi vermekten çekilmiş olan aynı bankalardan borç alarak sağlıyordu.
Bankalar görünürde risklerini azaltmıştı.
Ama gerçekte onların yerine geçen fonlara kredi vererek dolaylı risk taşımaya devam ediyorlardı.
2025 sonu itibarıyla Amerikan bankalarının mevduat kabul etmeyen finans kuruluşlarına verdiği krediler 1,57 trilyon dolara ulaştı; bu, bir önceki yıla göre yüzde 35 artış demekti.
Bankalar aynı kurumlara kullanılmamış 500 milyar dolardan fazla kredi limiti açmıştı.
Bir kriz anında bu özel fonlar bankalardaki kredi limitlerini kullanmaya başlar.
2007’deki senaryo farklı bir biçimde yeniden yaşanıyor.
20 Şubat 2026’da Londra merkezli uzman emlak kredi kuruluşu Market Financial Solutions Ltd, Birleşik Krallık’ta iflas koruması başvurusunda bulundu.
Günler içinde Yüksek Mahkeme resmi tasfiye sürecini onayladı; çünkü alacaklılar devasa ölçekte dolandırıcılık iddiasında bulunuyordu.
Suçlama şuydu: aynı teminatların birden fazla kredi için tekrar tekrar kullanılması.
Aynı gayrimenkuller, bilgi verilmeden farklı kredilere teminat gösterilmişti.
Mahkeme yöneticileri, 1,16 milyar sterlinlik krediye karşılık yalnızca 230 milyon sterlin doğrulanabilir teminat bulunduğunu tahmin etti.
Yani yaklaşık 930 milyon sterlinlik teminat açığı vardı.
Barclays’in yaklaşık 600 milyon sterlin riski bulunuyordu.
Apollo’nun Atlas SP Partners biriminin yaklaşık 400 milyon sterlinlik maruziyeti vardı.
Jefferies, Santander ve Wells Fargo da kreditörler arasındaydı.
Barclays hisseleri yüzde 4,2 düştü. Jefferies hisseleri yüzde 10,7 değer kaybetti. Santander hisseleri ise tek günde yaklaşık yüzde 5 geriledi.
MFS tek başına değildi.
2024’te Thrasio’nun iflası. 2024 sonlarında Tricolor Holdings’in çöküşü. Ocak 2025’te First Brands Group’un 2,3 milyar dolarlık iddia edilen teminat dolandırıcılığı.
Şubat 2026’da Blue Owl Capital’in bireysel yatırımcılara yönelik kredi fonundan para çekimlerini kalıcı olarak sınırlamak zorunda kalması.
Özel kredi piyasasındaki temerrüt oranları 2025 sonlarında rekor seviye olan yüzde 9,2’ye ulaştı.
Blackstone’un amiral gemisi Özel Kredi Fonu, 2026’nın ilk çeyreğinde 6,5 milyar dolarlık geri çekim talebiyle karşılaştı.
JPMorgan CEO’su Jamie Dimon, Ekim 2025’te özel kredi piyasasında daha fazla “hamamböceği” ortaya çıkacağını söylemişti.
Bir tane gördüğünüzde, duvarın arkasında daha fazlası vardır.
İngiltere Merkez Bankası’nın Aralık 2025 Finansal İstikrar Raporu da, 2025 boyunca finansal istikrara yönelik risklerin arttığını; riskli varlık değerlemelerinin hâlâ ciddi ölçüde şişkin olduğunu ve özel piyasaların mevcut ölçeklerinde geniş kapsamlı bir makroekonomik stres testi yaşamadan büyüdüğünü belirtiyordu.
İngiltere Merkez Bankası Başkanı, özel kredi piyasasındaki bazı riskli uygulamaları 2008 krizinden önceki düşük kaliteli mortgage balonuna benzetti.
Hürmüz Boğazı ve 2026 Kırılması
2026’nın başlarında ABD ile İran arasındaki askerî gerilim kritik bir seviyeye ulaştı ve nihayet Amerika ve Siyonist rejimin İran İslam Cumhuriyeti nizamını devirmek amacıyla İran’a saldırmasıyla Ramazan Savaşı başlamış oldu. Buna bir tepki olarak İran, bugüne kadar hiç yapmadığı bir şeyi hayata geçirdi ve Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapattı. İran’ın uyarılarını dikkate almak istemeyen bazı gemilerin güç kullanılarak durdurulması ile Batı dünyası İran’ın ciddiyetini anladı ve bu da deniz taşımacılığı sigorta ücretlerinin kısa sürede yüzde 400 artmasına yol açtı.
Lloyd’s sigortacıları ve P&I kulüpleri, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik teminatları geri çekmeye başladı.
Yaklaşık 1000 gemi — bunların yarısı petrol ve doğalgaz tankeri — fiilen mahsur kaldı ya da sefer yapamaz hale geldi. Gemilerin toplam gövde değeri 25 milyar doları aşıyordu.
Petrol tankerlerde taşınmaya hazır biçimde bekleyebilir.
Ama sigorta yoksa gemi limandan çıkamaz.
Denizcilik şirketleri sigortasız gemi operasyonlarını finanse edemez.
Bankalar da sigortasız gemilere karşı kredi vermez.
Trump buna karşılık verdi.
ABD Uluslararası Kalkınma Finans Kurumu (DFC), Körfez’deki deniz ticareti için siyasi risk sigortası sağlayacaktı.
ABD Donanması ise tankerleri Hürmüz’den geçirecekti.
48 saat içinde Amerikan sigorta şirketleri, Lloyd’s’un yerini almaya yönelik adımlar atmaya başladı ve Britanya finans altyapısının 1600’lerden beri fiilen tekelinde tuttuğu bir piyasaya girdi.
JP Morgan analistleri, Basra Körfezi’ndeki gemilere yönelik toplam sigorta riskinin yaklaşık 352 milyar dolar olduğunu tahmin etti.
DFC’nin yasal üst limiti ise 205 milyar dolar.
Yani ortada 147 milyar dolarlık bir boşluk vardı.
Diego Garcia ve Korku Sinyali
2025 yılında Britanya, Chagos Takımadaları üzerindeki egemenliği — Diego Garcia da dahil olmak üzere — Mauritius’a devretmek için bir anlaşma müzakere etti. Ancak Diego Garcia’daki askerî üssü 99 yıllığına geri kiralayacaktı. Anlaşma kapsamında 99 yıl boyunca yaklaşık 3,4 milyar sterlin ödeme yapılması öngörülüyordu.
Diego Garcia sıradan bir toprak parçası değildir. Hint Okyanusu’nun merkezinde yer alan ortak Birleşik Krallık–ABD askerî üssüdür. Afganistan ve Irak’taki uzun menzilli bombardıman operasyonlarında, ayrıca Yemen’deki Husilere yönelik saldırılarda kullanılmıştır. Hint Okyanusu ve Basra Körfezi bölgesindeki herhangi bir askerî harekât açısından operasyonel olarak kritik öneme sahiptir.
Trump anlaşmayı kamuoyu önünde sert biçimde eleştirdi ve bunu “büyük aptallık” olarak nitelendirdi. Daha sonra, Birleşik Krallık’ın Diego Garcia’nın İran’a yönelik önleyici saldırılar için kullanılmasına izin vermeyi reddetmesinin ardından ABD’nin anlaşmaya verdiği desteği geri çektiğine dair haberler ortaya çıktı.
Birleşik Krallık Parlamentosu anlaşmanın onay sürecini defalarca erteledi. Mart 2026 itibarıyla yasa tasarısı hâlâ askıdaydı.
Ardından Mart 2026’da İran’ın Diego Garcia yönüne iki balistik füze fırlattığına dair haberler yayıldı. İddialara göre füzelerden biri havada başarısız oldu, diğeri ise imha edildi. İran ise olayla ilgisi olduğunu reddetti.
Bu, sistemin baskı altında olduğuna dair verdiği bir sinyaldir.
On yıllardır Batı’nın Hint Okyanusu’ndaki askerî varlığını sürdüren üs, artık hukuki belirsizlik içinde bulunuyor. Bölgede “yönetilen çatışma” üzerine kurulu finansal mimariyi inşa eden ülke, bu amaçla kullandığı fiziksel boğaz üzerindeki operasyonel kontrolünü kaybediyor.
İstihbarat Kesintisi
2025 yılında Trump yönetimi, özellikle Rusya-Ukrayna müzakereleri ve Orta Doğu’nun bazı başlıklarında, Five Eyes ağı içindeki istihbarat paylaşımını kısıtladı.
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü, bazı kritik bilgileri “NOFORN” — yani yabancı ülke vatandaşlarıyla paylaşılmaz — şeklinde sınıflandıran bir direktif yayımladı. Bu karar, Birleşik Krallık da dahil olmak üzere Five Eyes müttefikleriyle bilgi paylaşımını açıkça engelliyordu.
Bir anda Britanya tarafı, onlarca yıldır güvendiği kritik dosyalarda kısmen kör hale geldi.
Burada önemli olan, olayın medyada nasıl aktarıldığıdır.
Birçok haber, sanki geri çekilme kararını Britanya vermiş gibi, Birleşik Krallık’ın ABD ile istihbarat paylaşımını “askıya aldığını” yazdı.
Oysa süreç bunun tam tersiydi.
Önce bilgi akışını kesen ABD oldu. Birleşik Krallık ise buna tepki olarak kendi istihbaratının bir kısmını geri çekti. Bunun nedenlerinden biri de, Britanyalı yetkililerin hukuken tartışmalı gördükleri Amerikan askerî operasyonlarına dolaylı biçimde ortak olmaktan rahatsızlık duymasıydı.
Anlatı sebep-sonuç ilişkisini tersine çeviriyor.
Britanya tepki verirken, sanki ilkesel bir tercih yapıyormuş gibi gösteriliyor. Britanya sistem dışına itilirken, sanki kendi isteğiyle geri çekiliyormuş gibi sunuluyor.
Sistem kendi hikâyesini her zaman böyle anlatır.
Britanya’nın perde arkasından etkide bulunduğu, ABD’nin ise askerî gücü ve istihbarat paylaşımını sağladığı eski düzen çözülüyor.
Kıdemli ortak artık oyunun kurallarını değiştirdi.
Donroe Doktrini: Trump Sistemi Nasıl Söküyor?
Trump göreve geldiğinde Britanya İmparatorluğu hakkında konuşmuyordu. “Önce Amerika” diyordu.
Ancak “Önce Amerika” yaklaşımı uygulamada, 1945 sonrasında görünmez Britanya imparatorluğunu ayakta tutan bütün kurumsal sütunlara doğrudan saldırı anlamına geliyor.
Donroe Doktrini, Trump’ın Mar-a-Lago’da bizzat kullandığı isimdi.
“Artık buna Donroe Doktrini diyorlar,” dedi.
2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bu yaklaşımı resmîleştirdi:
Batı Yarımküresi siyasi, ekonomik, ticari ve askerî olarak ABD tarafından kontrol edilmelidir. Yarımküre dışındaki rakiplerin stratejik öneme sahip varlıkları kontrol etmesine izin verilmemelidir. Amerikan halkı kendi kaderini yabancı devletlerin ya da küreselci kurumların değil, kendisinin belirlediği bir düzen içinde yaşamalıdır.
Bu ifadeyi tekrar okuyun:
“Yabancı devletler ya da küreselci kurumlar değil.”
Trump’ın sözünü ettiği küreselci kurumlar, Londra-Washington finans ekseninin kurduğu ve bağımlı olduğu yapılardır.
IMF. Dünya Bankası. Dünya Ticaret Örgütü. BIS. 1944 sonrası inşa edilen bütün düzen.
Trump’ın kendi Ticaret Temsilcisi bile gümrük tarifesi programını “Bretton Woods’ta tasarlanan küresel ticaret düzeninin yeniden şekillendirilmesi” olarak tanımladı.
Bu bir yorumcunun değerlendirmesi değil.
Yönetimin kendi niyetini tarif etme biçimi.
Atılan adımlar yalnızca söylemden ibaret değil. Somut uygulamalar.
3 Ocak 2026’da ABD güçleri “Operation Absolute Resolve” adlı operasyonu başlatarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu Karakas’ta ele geçirdi.
Modern tarihte ilk kez görevdeki yabancı bir devlet başkanı ABD ordusu tarafından yakalanarak yargılanmak üzere Amerika’ya götürüldü.
Trump, geçiş süreci boyunca Venezuela’yı ABD’nin yöneteceğini açıkladı. Yönetim, Venezuela petrol gelirlerini doğrudan kontrol etmeye yönelik planlamalara başladı.
Venezuela dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahip.
Ve bu petrol, dolar merkezli sistemin dışında kalmıştı.
Trump şimdi onu yeniden sistemin içine çekiyor.
Trump ayrıca Panama Kanalı üzerinde kontrol talep etti; burada Çinli şirketler liman tesisleri işletiyor.
Nadir toprak elementleri bakımından zengin ve Arktik deniz yollarını kontrol eden Grönland’ı gündeme getirdi.
Brezilya’ya yüzde 50 gümrük tarifesi uyguladı.
Kolombiya’yı, Meksika’yı ve Küba’yı tehdit etti.
ABD’nin ortalama gümrük tarifelerini 2024’teki yüzde 2,5 seviyesinden, 2025 başında yüzde 28’e çıkardı. Bu oran 1947’den beri görülen en yüksek seviyedir.
Bu adımların her biri; doğrudan Amerikan kontrolü dışında kalan bir kaynağı, bir ticaret rotasını ya da bir rakibi hedef alıyor.
Ve bunların çoğu, City of London ile bağlantılı kurumların sürdürdüğü offshore finans ve ticaret ağının içinde faaliyet gösteriyordu.
Britanya sistemine yönelik daha derin saldırı ise Trump’ın istihbarat mimarisine yaptığı müdahaleydi.
2025 yılında Ulusal İstihbarat Direktörü, kritik bilgileri “NOFORN” sınıfına aldı.
Five Eyes içerisindeki bilgi akışı belirli dosyalarda bilinçli şekilde kesildi.
İmparatorluk sonrası dönemdeki etkisini, Amerikalıların onsuz hareket edemeyeceği “kıdemli istihbarat ortağı” rolüne dayandıran Britanya, kendi çıkarlarını doğrudan etkileyen dosyalarda kısmen kör hale geldi.
Medya bunu Britanya’nın ABD ile istihbarat paylaşımını askıya alması şeklinde aktardı.
Oysa süreç tam tersiydi.
Önce akışı kesen ABD oldu. Britanya ise tepki verdi.
ABD harekete geçti. Britanya karşılık verdi.
Medya sebep ile sonucu ters çevirdi.
Ardından 2026’nın başlarında, İran’ın Körfez’deki gemilere yönelik saldırıları nedeniyle Lloyd’s ve P&I kulüpleri savaş riski sigortasını geri çekince, Amerikan sigorta şirketleri ve ABD Donanması devreye girdi.
Londra’nın 300 yıldan uzun süredir elinde tuttuğu deniz sigortası tekeli, yalnızca 48 saat içinde Amerikan garantileri ve Amerikan askerî eskortlarıyla yer değiştirdi.
Dünyanın petrol arzının sigortasını kontrol eden, petrol arzını da kontrol eder.
Ve artık bu pozisyonun sahibi değişmiş durumda.
Afganistan’dan Yemen’e kadar bütün büyük çatışmalarda uzun menzilli saldırı kapasitesi için kullanılan ortak Birleşik Krallık–ABD üssü Diego Garcia ise hukuki belirsizlik içinde.
Çünkü Britanya’nın Mauritius ile yaptığı egemenlik anlaşmasını Trump açıkça hedef aldı.
Birleşik Krallık’ın Diego Garcia’nın İran’a yönelik önleyici saldırılar için kullanılmasına izin vermemesinin ardından, ABD’nin daha önceki desteğini geri çektiğine dair haberler yayımlandı.
Üs faaliyet göstermeye devam ediyor.
Ancak Britanya düzeni açısından stratejik değerini garanti altına alan hukuki zemin artık eskisi kadar sağlam değil.
Donroe Doktrini yalnızca Batı Yarımküresi ile ilgili değildir.
Bu doktrin, küçük bir ada devletinin; imparatorluğu resmen sona erdikten uzun süre sonra bile finans, istihbarat ve yönetilen çatışmalar yoluyla küresel ölçekte orantısız güç sahibi olmasını sağlayan kurumsal çerçevenin sistematik biçimde sökülmesidir.
Trump ve Netanyahu: Aynı Savaş, Farklı Nihai Hedefler
İnsanların çoğunun kaçırdığı nokta tam da burada başlıyor.
Trump ile Netanyahu, Şubat 2026’da İran’a karşı ortak bir savaş başlattı.
İsrail’in 28 Şubat’taki ilk saldırısında İran’ın Dini Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ve üst düzey yöneticilerin büyük bölümü şehit oldu.
ABD güçleri ise “Operation Midnight Hammer” kapsamında Fordow’daki yer altı nükleer tesisleri ve İsrail’in kendi silahlarıyla vuramayacağı diğer hedefleri bombaladı.
Yüzeyde bakıldığında müttefik gibiler.
Ama aynı şeyi istemiyorlar.
Ve Trump’ın çevresindeki insanlar bunun farkında.
Bir Beyaz Saray yetkilisi Axios’a durumu açık biçimde şöyle anlattı:
“İsrail kaostan nefret etmiyor. Biz ediyoruz. Biz istikrar istiyoruz. Netanyahu mu? Pek sayılmaz. Özellikle İran konusunda. Onlar İran yönetiminden bizim nefret ettiğimizden çok daha fazla nefret ediyor.”
Bu tek cümle, ilişkinin tamamını açıklıyor.
Netanyahu siyasi kariyerini İran rejiminin yıkılması hedefi üzerine kurdu.
Bu bir abartı değil.
On yıllardır siyasi hayatının temel ekseni buydu.
Her Amerikan başkanını İran’a karşı daha sert pozisyon almaya zorladı.
Trump yeniden göreve döndüğünde sonunda istediğini elde etti.
2025 yılında ABD ile İran doğrudan nükleer görüşmelerin beşinci turundaydı.
Altıncı tur görüşmelerin hemen arifesinde İsrail “Operation Rising Lion” adlı büyük hava harekâtını başlattı ve diplomatik süreci tamamen raydan çıkardı.
Daha sonra Trump da savaşa katıldı ve İsrail’in tek başına yok edemeyeceği nükleer tesislere yönelik Amerikan bombardımanını emretti.
Trump savaşa katıldı.
Ama Trump’ın danışmanları savaşın bitmesini istiyor.
Netanyahu ise devam etmesini.
Trump’ın kendisini İsrail’in ajandasından mesafeli tuttuğunu gösteren örnekler, İsrail’in önceden haberi ya da onayı olmadan gerçekleşen birçok olayda görülebiliyor.
Trump, İsrail’e haber vermeden Husilerle ateşkes müzakere etti.
Bu, Ben Gurion Havalimanı yakınlarına düşen bir Husi füzesinden yalnızca iki gün sonra gerçekleşti.
İsrail gelişmeyi sonradan öğrendi.
Amerikan ateşkesinden sonra İsrail’e yönelik Husi füze saldırıları arttı.
Trump, İsrail’e haber vermeden İran’la doğrudan görüşmelere başladı.
Netanyahu, görüşmelerin çoktan başladığını Trump’ın Oval Ofis’te yaptığı açıklamayla öğrendi.
O anda verdiği tepkiyi güçlükle kontrol edebildi.
Trump, İsrail’e danışmadan Suriye’ye yönelik Amerikan yaptırımlarını kaldırdı; oysa İsrail’in Suriye topraklarıyla ilgili doğrudan güvenlik kaygıları bulunuyor.
Trump’ın Orta Doğu gezisine İsrail dahil edilmedi.
Buna karşılık Körfez ülkeleriyle devasa silah anlaşmaları yapıldı. Bu durum, Amerikan yasalarıyla güvence altına alınmış olan İsrail’in “niteliksel askerî üstünlüğü” konusunda soru işaretleri doğurdu.
Trump’ın ekibi Netanyahu’nun stratejisini, “kaos üzerinden bölgesel üstünlüğü sürdürmek” olarak tanımlıyor.
Trump’ın ekibi ise bölgenin, Trump’ın kendi ifadeleriyle, “ortaklık, dostluk ve yatırım bölgesi” haline gelmesini istiyor.
Bunlar birbirine tamamen zıt hedefler.
Netanyahu’nun hem İsrail’in güvenlik yaklaşımını hem de kendi siyasi varlığını sürdürebilmesi için bölgede kalıcı çatışmaya ihtiyacı var.
Trump’ın ise Donroe Doktrini doğrultusunda Amerikan gücünü yoğunlaştırmak istediği Batı Yarımküresi’ne kaynak aktarabilmesi için Orta Doğu’da istikrara ihtiyacı var.
Trump bunu gazetecilere doğrudan söyledi.
İsrail’in hedeflerinin “biraz farklı” olabileceğini belirtti:
“Onlar orada, biz ise çok uzaktayız.”
Trump’ın yakın çevresi görüntünün farkında olduklarını açıkça dile getiriyor.
Üst düzey bir Trump danışmanı Axios’a şöyle dedi:
“İsrail’in isteklerini yerine getiriyormuş gibi görünmenin farkındayız. Ama bunu yapmıyoruz. Yine de bu algının farkındayız ve bunun faydalı olmadığını biliyoruz.”
Bu açıklama, yönetimin; İsrail’in Amerikan askerî gücünü kendi stratejik hedefleri için kullanmaya çalıştığını gördüğünü ve bunun ne ölçüde başarılı olacağını sınırlamaya çalıştığını açıkça kabul etmesidir.
Bu durum Britanya imparatorluğu örüntüsü açısından önemlidir.
Çünkü İsrail’in sürekli çatışma modeli, Lloyd’s sigorta gelirlerini besleyen ve Britanya’yı ayakta tutan istihbarat mimarisini meşrulaştıran temel unsurlardan biriydi.
Trump’ın “yönetilen kaos” yerine istikrar istemesi, Britanya sisteminin iş modeline doğrudan bir tehdittir.
Sistem riskten kâr eder.
Trump ise — en azından Donroe Doktrini çerçevesinde — Orta Doğu’daki riski azaltmak ve Amerikan gücünü Batı Yarımküresi’ne yönlendirmek istiyor.
Britanya’nın finansal ve istihbarî altyapısı ise bu bölgede çok daha sınırlı bir etkiye sahip.
Londra’yı onlarca yıl boyunca kârlı tutan kaos, Trump’ın sona erdirmek istediği kaostur.
Bunu Britanya imparatorluğu örüntüsünü bilinçli biçimde analiz ettiği için değil;
Donroe Doktrini bunu gerektirdiği için yapıyor.
İsrail Amerika’yı Nasıl Böldü
Britanya’nın Orta Doğu’ya yerleştirdiği çatışma yalnızca bölgeyi bölmedi. Amerika Birleşik Devletleri’ni de böldü. Ve bu bölünme bugün Amerikan siyasetindeki en derin fay hatlarından biri hâline gelmiş durumda. Üstelik her geçen yıl daha da büyüyor.
On yıllar boyunca Amerika’daki İsrail desteği iki partinin de ortak pozisyonuydu ve ciddi biçimde sorgulanmıyordu. Cumhuriyetçiler ile Demokratlar, İsrail’le ilişkilere bağlılıklarını göstermek konusunda adeta yarışıyordu.
Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), perde arkasında çalışan, konu odaklı bir lobi kuruluşu olarak sessiz ama son derece etkiliydi.
Bu durum 2021’de değişti.
AIPAC ilk kez kendi siyasi eylem komitesini (PAC) ve “super PAC” yapısını kurdu ve seçimlere doğrudan para harcamaya başladı.
2024 seçimlerinde AIPAC ve bağlantılı gruplar, 389 Kongre yarışı için 100 milyon dolardan fazla harcama yaptı. Bunların 26’sı Senato, 363’ü Temsilciler Meclisi yarışlarıydı.
The Intercept’in aktardığına göre AIPAC, yeniden seçime giren bütün koltukların yüzde 80’inden fazlasında para harcadı.
Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson en az 654 bin dolar aldı.
Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries ise en az 933 bin dolar aldı.
İki parti de vardı. İki lider de.
AIPAC destekli 318 aday seçimi kazandı.
En büyük harcamalar ise İsrail’in politikalarını eleştiren ilerici adayları hedef aldı.
AIPAC, Demokrat Parti ön seçimlerinde Temsilciler Jamaal Bowman ve Cori Bush’u yenilgiye uğratmak için toplamda 29 milyon dolardan fazla para harcadı.
Bu seçimler, Amerikan tarihinin en pahalı Temsilciler Meclisi ön seçimlerinden ikisi oldu.
Ve ikisi de kaybetti.
Dış politika meselesi işte böyle iç politik bir silaha dönüşür.
Koşulsuz askerî desteği sorgulayan adaylar sistem dışına itildi.
Sadakat sözü veren adaylar ise para aldı.
Bunu izleyen herkese verilen mesaj açıktı:
Muhalefetin bir bedeli vardır.
Fakat bu büyük para akışı başka bir sorunu da beraberinde getirdi.
Meseleyi görünür hâle getirdi.
İnsanlar “Bu parayı kim ödüyor?” ve “Neden ödüyor?” sorularını sormaya başladı.
Ve Gazze, insanların gözlerini çevirmesini imkânsız hâle getirdi.
7 Ekim 2023’ten bu yana Amerikan kamuoyunun İsrail’e bakışı, modern kamuoyu araştırmaları tarihinde neredeyse hiçbir dış politika başlığında görülmediği kadar hızlı değişti.
Rakamlar bunu açıkça gösteriyor.
35 yaş altındaki Amerikalıların yalnızca yüzde 9’u İsrail’in Gazze’deki askerî operasyonlarını destekliyor.
Daha yaşlı Demokratlar arasında ise İsrail’e yönelik olumlu bakış, 0 ile 100 arasındaki ölçekte onlarca yıl boyunca koruduğu yaklaşık 55 seviyesinden ortalama 41’e düştü.
Gallup’un bu soruyu sormaya başladığı son çeyrek yüzyılda ilk kez, Amerikalıların daha büyük bir kısmı sempatisinin İsraillilerden ziyade Filistinlilerden yana olduğunu söylüyor:
Yüzde 41 Filistinlilerden yana, yüzde 36 İsraillilerden yana.
En keskin ayrım kuşaklar arasında ortaya çıkıyor.
65 yaş üzerindeki Cumhuriyetçilerin yüzde 79’u İsrail’e daha yakın hissediyor.
44 yaş altındaki Cumhuriyetçilerde ise bu oran yalnızca yüzde 40.
Genç Cumhuriyetçilerin çoğunluğu artık ABD-İsrail silah anlaşmasının yenilenmesine karşı çıkıyor.
Tucker Carlson ve Marjorie Taylor Greene gibi isimler, İsrail eleştirilerini “Önce Amerika” diliyle sunmaya başladı.
Fakat gerçek örüntüye bakın.
Ne Venezuela operasyonunu savundular.
Ne Grönland politikasını desteklediler.
Ne Bretton Woods düzenini parçalamaya yönelik gümrük savaşı hakkında olumlu bir tutum aldılar.
Ne de Trump’ın Britanya istihbarat mimarisine karşı attığı adımlar hakkında kayda değer bir şey söylediler.
Onlar yalnızca, kendi kitlelerinin ilerici tabanla kesiştiği tek meselede pozisyon aldılar ve bu dalganın üzerinde yükseliyorlar.
Bu “Önce Amerika” değil.
Bu, popülist bir kılığa büründürülmüş eski “RINO” siyasetidir.
Ve Britanya sisteminin Amerikan siyasetçilerinden her zaman beklediği şeyi yapmaktadır:
Amerikan kamuoyunun dikkatini sistemin kendisinden uzaklaştırıp Orta Doğu’daki çatışmaya kilitlemek.
Bugün Amerika bu meselede yaşa, parti aidiyetine, etnik kökene, sınıfa ve coğrafyaya göre bölünmüş durumda.
Ve bu ayrımlar, Amerikan siyasal kültürünü zaten parçalamakta olan diğer tüm fay hatlarıyla kesişiyor.
2024’teki kampüs protestoları üniversiteleri böldü.
Kimin antisemit olduğu, kimin yalnızca savaş karşıtı olduğu tartışması dostlukları, aileleri ve siyasi koalisyonları parçaladı.
AIPAC’ın ön seçimlerde yürüttüğü agresif harcama stratejisi ise geri teperek, lobinin kendisini ilk kez doğrudan siyasi bir tartışma konusu hâline getirdi.
Eskiden sessizce AIPAC bağışlarını kabul eden adaylar artık bu bağışları kamuoyu önünde geri çeviriyor.
Kalıcı çatışmanın Amerika tarafında ürettiği sonuç budur.
Britanya Orta Doğu’daki fay hattını yerleştirdi.
Bu fay hattı savaş üretiyor.
Savaş risk yaratıyor.
Risk Londra’daki sigorta gelirlerini büyütüyor.
Fakat savaşın siyasi sonuçları Atlantik’i aşarak Amerikan demokrasisinin içine geri dönüyor.
Demokrat Parti’yi bölüyor.
Genç Cumhuriyetçiler ile yaşlı Cumhuriyetçileri karşı karşıya getiriyor.
Görevdeki siyasetçileri koltuklarından edebilecek kadar güçlü tek meseleli seçmen blokları oluşturuyor.
Ve aynı zamanda bu bloklara verilen desteği siyaseten zehirli hâle getirecek kadar güçlü bir tepki hareketi yaratıyor.
Bu bölünme tesadüf değildir.
Sürekli olarak 6 bin mil uzaktaki bir çatışmayı tartışan, siyasi enerjisini buna harcayan, seçimleri bunun yüzünden kaybeden ve koalisyonlarını bu mesele nedeniyle parçalayan bir toplum dikkatini kaybetmiş bir toplumdur.
Dikkati dağılmış bir toplum, çatışmayı üreten sistemi incelemez.
Çatışmanın kendisine odaklanır.
Zaten amaç da budur.
Örüntü
Aynı mekanizma.
Farklı isimler. Farklı on yıllar. Farklı coğrafyalar.
Çatışma risk üretir.
Risk Londra’da fiyatlanır.
Para City’ye akar.
İstihbarat ağları önemini korur.
Offshore bölgeler dolu kalır.
Mimari ayakta kalır.
Britanya İmparatorluğu, Yahudi halkının gerçek güvenlik ihtiyacını kendi çıkarı için kullandı ve onları kalıcı çatışma üretecek bir coğrafyaya yerleştirdi.
Britanya, istikrarlı İran’ın yıkımına katkıda bulundu ve dünyanın en kritik enerji boğazında radikal bir İran’ın ortaya çıkacağı koşulları hazırladı.
Her iki karar da aynı Londra sigorta piyasası için sürekli risk primi üretti.
Hiçbiri barışı amaçlamıyordu.
Çünkü amaç hiçbir zaman barış değildi.
Bugün ise Körfez’de Lloyd’s savaş riski primleri dört katına çıkmış durumda.
Five Eyes istihbarat akışı kesildi.
Diego Garcia hukuki belirsizlik içinde.
Londra merkezli bir kredi kuruluşu 930 milyon sterlinlik teminat dolandırıcılığıyla çöktü.
İngiltere Merkez Bankası, özel piyasaların mevcut ölçeklerinde hiç stres testine tabi tutulmadığı konusunda uyarıyor.
Trump ise görünmez imparatorluğun dayandığı kurumsal çerçeveyi söküyor.
Örüntü değişmiyor.
Çünkü bu örüntüden fayda sağlayan insanlar değişmedi.
Onlar imparatorluğu hiç kaybetmedi.
Sadece görünmez hâle getirdiler.
KAYNAKÇA
Cain, P. J., & Hopkins, A. G. (1993). British imperialism: Innovation and expansion 1688–1914. Longman.
Chernow, R. (1990). The House of Morgan: An American banking dynasty and the rise of modern finance. Atlantic Monthly Press.
Clark, G. (1999). Betting on lives: The culture of life insurance in England, 1695–1775. Manchester University Press.
Ferguson, N. (2003). Empire: How Britain made the modern world. Basic Books.
Gallagher, J., & Robinson, R. (1953). The imperialism of free trade. The Economic History Review, 6(1), 1–15. https://doi.org/10.2307/2591017
Griffin, G. E. (1994). The creature from Jekyll Island: A second look at the Federal Reserve. American Media.
Khalidi, R. (2020). The hundred years’ war on Palestine: A history of settler colonialism and resistance, 1917–2017. Metropolitan Books.
Kinzer, S. (2003). All the Shah’s men: An American coup and the roots of Middle East terror. John Wiley & Sons.
LeBor, A. (2013). Tower of Basel: The shadowy history of the secret bank that runs the world. PublicAffairs.
Mehrling, P. (2011). The new Lombard Street: How the Fed became the dealer of last resort. Princeton University Press.
Morris, B. (2008). 1948: A history of the first Arab-Israeli war. Yale University Press.
Palan, R., Murphy, R., & Chavagneux, C. (2010). Tax havens: How globalization really works. Cornell University Press.
Pappé, I. (2006). The ethnic cleansing of Palestine. Oneworld Publications.
Schenk, C. R. (2010). The decline of sterling: Managing the retreat of an international currency, 1945–1992. Cambridge University Press.
Shaxson, N. (2011). Treasure islands: Tax havens and the men who stole the world. Palgrave Macmillan.
Shlaim, A. (2001). The iron wall: Israel and the Arab world. W. W. Norton & Company.
Gazete ve Medya Kaynakları
Axios. (2026, March). White House officials discuss differences between Trump and Netanyahu strategy. Axios. https://www.axios.com
Financial Times. (2025). Private credit markets and systemic financial risks. https://www.ft.com
Reuters. (2025). LIBOR manipulation scandal revisited amid banking reforms. https://www.reuters.com
The Intercept. (2024). AIPAC’s unprecedented spending reshapes congressional races. https://theintercept.com
Finans ve Küresel Sistem Literatürü
Friedman, M. (1969). The Euro-dollar market: Some first principles. Federal Reserve Bank of St. Louis Review, 51(7), 16–24.
Mehrling, P. (2015). Elastic money and the discipline of finance. Development and Change, 46(6), 1456–1479. https://doi.org/10.1111/dech.12204
Kamuoyu Araştırmaları ve Veri Kaynakları
Gallup. (2025). Americans’ views on Israel and Palestine. https://news.gallup.com
OpenSecrets. (2024). AIPAC campaign finance and lobbying data. https://www.opensecrets.org
Pew Research Center. (2025). Generational divides on Israel and U.S. foreign policy. https://www.pewresearch.org

