Batı Asya, 2025 yılı boyunca yalnızca savaşların değil, yeni bir bölgesel düzenin zorla inşa edildiği bir sürecin sahnesi oldu. Bu düzen, klasik işgal ya da açık sömürgecilik biçimlerinden çok daha karmaşık, çok daha yıkıcı bir karakter taşımaktadır. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli bu yeni eksen, bölgeyi doğrudan yönetmekten ziyade parçalayarak yönetmeyi hedefleyen bir strateji izlemektedir.
Bu strateji, devletleri zayıflatmayı, toplumları bölmeyi, merkezi otoriteleri işlevsiz hâle getirmeyi ve yerine kendisine bağımlı, kırılgan, kalıcı olarak istikrarsız yapılar yerleştirmeyi esas almaktadır. Gazze’den Sudan’a, Yemen’den Suriye’ye uzanan hat, tesadüfi krizlerin değil; eşgüdümlü bir bölgesel mühendisliğin ürünüdür.
2026 yılında artık mesele şudur: Bu kaos durdurulacak mı, yoksa yeni Batı Asya’nın normu mu hâline gelecek?
BAE: Sessiz, Derin ve Hesaplı Bir Güç Projeksiyonu
Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgesel rolü, uzun yıllar boyunca Batılı politika çevreleri ve medya tarafından “istikrar sağlayıcı”, “ılımlı” ve “statükocu” bir aktör olarak sunulmuştur. Ancak sahadaki ampirik gerçeklik, bu anlatının ciddi biçimde sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır. BAE, çatışmaları sona erdiren bir güç olmaktan ziyade, çatışmaları yeniden biçimlendiren, yöneten ve kalıcı hâle getiren bir aktör olarak hareket etmektedir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür aktörler giderek daha fazla “conflict manager state” ya da “proxy-centered power” olarak tanımlanmaktadır. BAE’nin farkı, bu modeli küçük ölçekli ama son derece disiplinli, mali olarak güçlü ve teknolojik olarak entegre bir devlet aygıtıyla uygulamasıdır. Abu Dabi, doğrudan savaşan bir güç olarak görünmemeyi bilinçli bir tercihe dönüştürmüş; bunun yerine vekil aktörler, paramiliter yapılar ve yarı-devletçi oluşumlar üzerinden düşük görünürlüğü olan ama yüksek etkili bir güç projeksiyonu inşa etmiştir.
Bu stratejinin merkezinde, devlet-dışı silahlı aktörlerin sistematik ve uzun vadeli biçimde desteklenmesi yer almaktadır. Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF), Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi (STC), Libya’da Halife Hafter’e bağlı güçler, Somali’de Somaliland ve Puntland yönetimleri; her biri farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlardan doğmuş gibi görünse de, aynı jeopolitik aklın parçası hâline getirilmiştir. Bu akıl, güçlü ve egemen merkezi devletleri bir tehdit, parçalı ve bağımlı siyasal yapıları ise bir fırsat olarak görmektedir.
BAE’nin desteklediği bu aktörlerin ortak özelliği şudur: Hiçbiri kapsayıcı bir ulusal proje sunmaz; hiçbiri toplumsal meşruiyetini geniş halk kesimlerinden almaz. Buna karşın, hepsi askeri kapasiteye, dış desteğe ve dar elit çıkarlarına dayanır. Bu durum, BAE açısından ideal bir bağımlılık ilişkisi üretmektedir. Çünkü bu tür aktörler varlıklarını sürdürebilmek için sürekli olarak dış desteğe ihtiyaç duyarlar ve bu da Abu Dabi’ye sahada orantısız bir kontrol gücü sağlar.
Bu yaklaşım, klasik emperyalizm modellerinden belirgin biçimde ayrılır. BAE bayrak dikmez, resmî ilhak ilan etmez, sömürge valileri atamaz. Bunun yerine, modern uluslararası sistemin gri alanlarından yararlanır. Devletleri doğrudan işgal etmek yerine, devlet kapasitesini aşındırır, kurumları işlevsizleştirir ve egemenliği fiilen anlamsızlaştırır. Böylece ortaya çıkan güç boşluğu, BAE’nin askeri üsleri, liman işletme anlaşmaları, güvenlik şirketleri ve istihbarat ağlarıyla doldurulur.
İngilizce literatürde bu durum sıklıkla “informal empire” ya da “networked hegemony” kavramlarıyla açıklanmaktadır. BAE, kontrol ettiği alanlarda resmî bir egemenlik iddiasında bulunmaz; ancak limanlardan hava sahasına, enerji hatlarından yerel milis yapılarının finansmanına kadar uzanan çok katmanlı bir nüfuz ağı kurar. Bu ağ, gerektiğinde askeri güç üretir, gerektiğinde ekonomik baskı uygular, gerektiğinde ise diplomatik sessizlikle örtülür.
Bu stratejinin en çarpıcı yönlerinden biri de ahlaki ve hukuki sorumluluğun sistematik olarak dışsallaştırılmasıdır. RSF’nin Sudan’da işlediği savaş suçları, STC’nin Yemen’de derinleştirdiği bölünme, Hafter güçlerinin Libya’da sabote ettiği siyasi süreçler; hukuken ve görünürde bu aktörlerin “yerel tercihleri” olarak sunulmaktadır. Oysa bu yapıların maddi, lojistik ve siyasi olarak ayakta kalmasını sağlayan ana eksen BAE’dir. Dolayısıyla BAE’nin bölgesel rolü, yüzeyde istikrar söylemiyle pazarlansa da, derinlikte yönetilebilir kaos üretimine dayanmaktadır. Bu kaos, kontrolsüz değil; aksine belirli çıkarları maksimize edecek şekilde tasarlanmış, sınırları ve aktörleri dikkatle seçilmiş bir kaostur. Devletlerin zayıflaması, toplumların bölünmesi ve egemenliğin aşınması, bu stratejinin başarısızlığı değil; başarı kriteridir.
Sonuç olarak BAE, Batı Asya ve Afrika Boynuzu’nda yeni tip bir güç modeli inşa etmektedir:
Görünmez ama etkili, sessiz ama derin, çatışmayı bitirmeyen ama sürekli yeniden üreten bir model. Bu model, kısa vadede Abu Dabi’ye stratejik avantajlar sağlasa da, uzun vadede bölgesel düzeni kalıcı bir kırılganlık ve güvensizlik sarmalına hapsetmektedir.
Sudan: İnsani Felaketin Ardındaki Jeopolitik Hesap
Sudan’daki savaş, uluslararası medyada ve diplomatik söylemlerde çoğu zaman “iki askeri yapı arasındaki iktidar mücadelesi” olarak indirgemeci bir biçimde sunulmaktadır: Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki bir güç çatışması. Ancak bu çerçeve, hem çatışmanın ölçeğini hem de neden bu denli yıkıcı ve uzun soluklu hâle geldiğini açıklamakta yetersizdir. Daha da önemlisi, bu anlatı dış müdahaleyi sistematik biçimde görünmez kılmaktadır.
RSF’nin Darfur’dan Hartum’a uzanan katliamları, etnik temizlik pratikleri, kitlesel tecavüz vakaları ve milyonlarca insanı yerinden eden zorunlu göç dalgaları, yalnızca Sudan’ın iç siyasi kırılganlıklarıyla açıklanamaz. İngilizce literatürde giderek daha fazla kabul gören görüş şudur: Sudan’daki savaş, yerel bir iç çatışma olmaktan çıkmış; bölgesel vekâlet savaşına dönüşmüştür. Bu dönüşümün merkezinde Birleşik Arap Emirlikleri yer almaktadır.
BAE’nin RSF’ye sağladığı askeri destek — gelişmiş silah sistemleri, mühimmat, insansız hava araçları, lojistik hatlar ve istihbarat paylaşımı — RSF’yi Sudan ordusuna karşı ayakta tutan temel faktördür. Uluslararası araştırma kuruluşlarının ve uydu görüntülerine dayalı raporların ortaya koyduğu üzere, bu destek yalnızca dolaylı ya da geçmişte kalmış değildir; süregelen, sistematik ve stratejik bir nitelik taşımaktadır. Buna ek olarak BAE, RSF’ye diplomatik koruma sağlayarak, işlenen savaş suçlarının uluslararası yaptırım mekanizmalarına tam olarak yansımasını da engellemektedir.
Bu noktada kritik olan şudur: BAE’nin müdahalesi, Sudan’daki krizi çözmeyi değil, dengelemeyi amaçlamaktadır. Ne RSF’nin kesin bir zaferi ne de Sudan ordusunun tam kontrolü hedeflenmektedir. Aksine, taraflar arasındaki askeri denge ne kadar uzun süre korunursa, Sudan o kadar uzun süre zayıf, parçalı ve dış müdahaleye açık kalacaktır. İngilizce literatürde bu yaklaşım sıklıkla “managed instability” (yönetilen istikrarsızlık) kavramıyla tanımlanmaktadır.
Bu çerçevede Sudan, kendi başına bir hedef olmaktan ziyade, çok daha geniş bir jeopolitik denklemin düğüm noktasıdır. Sudan, Kızıldeniz kıyısı üzerinden Afrika’yı Batı Asya’ya bağlayan; Sahel kuşağından gelen güvenlik, göç ve enerji hatlarının denize açıldığı stratejik bir geçiş alanıdır. Bu hattı kontrol eden aktör, yalnızca Sudan siyasetini değil; Afrika–Batı Asya geçişini, Kızıldeniz güvenliğini ve küresel ticaret rotalarını da etkileme kapasitesine sahip olur.
BAE’nin Sudan’daki varlığı bu bağlamda okunmalıdır. RSF ile kurulan ilişki, yalnızca bir askeri ittifak değil; liman erişimi, lojistik üslenme, altın ve doğal kaynak ağları, paralı asker hatları ve bölgesel güvenlik mimarisiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir projedir. Sudan’daki altın ticaretinin RSF kontrolündeki alanlar üzerinden Körfez’e uzanması, bu ilişkinin ekonomik boyutunu da gözler önüne sermektedir.
Bu noktada insani felaket, jeopolitik oyunun bir yan ürünü değil; bedeli bilerek göze alınmış bir sonuçtur. İngilizce eleştirel literatürde giderek daha açık biçimde vurgulanan gerçek şudur: Sudan’daki sivil ölümler, kitlesel açlık ve göç, müdahil aktörler için bir “trajedi” olmaktan ziyade, stratejik hesapların tolere edilebilir maliyetleri olarak görülmektedir. Dahası, Sudan’daki bu yıkımın uluslararası sistemde güçlü bir karşılık bulamaması da tesadüf değildir. Sudan, büyük güç rekabetinde ikincil bir alan olarak görülmekte; bu da Körfez aktörlerinin görece düşük siyasi maliyetle agresif politikalar yürütmesini mümkün kılmaktadır. BAE, bu boşluğu son derece rasyonel ve soğukkanlı biçimde değerlendirmektedir.
Sonuç olarak Sudan’daki savaş, ne yalnızca bir askeri darbe sonrası iktidar kavgasıdır ne de kontrolsüz bir iç savaş. Aksine, bölgesel güçlerin, özellikle de BAE’nin, stratejik çıkarları doğrultusunda şekillenen bir vekâlet çatışmasıdır. Sudan halkının ödediği ağır insani bedel ise bu büyük oyunun merkezinde değil; kenarında yer almaktadır. Bu gerçek kabul edilmeden, Sudan’da ne ateşkesin kalıcı olması ne de siyasal bir çözümün mümkün hâle gelmesi mümkündür. Çünkü sorun, Sudanlı aktörlerden çok daha ötede, Sudan’ı bir jeopolitik araç olarak gören dış güçlerde yatmaktadır.
Yemen: Bölünmenin Yeni Normal Hâline Getirilmesi
Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgesel stratejisinin en açık ve en sistematik biçimde test edildiği ülkedir. İngilizce literatürde Yemen sıklıkla “failed state” ya da “protracted civil war” kategorisinde ele alınsa da, sahadaki gelişmeler Yemen’in basitçe çöken bir devlet değil; bilinçli olarak bölünmeye zorlanan bir siyasi yapı hâline getirildiğini göstermektedir. Bu bağlamda BAE’nin Güney Geçiş Konseyi’ne (STC) verdiği destek, sıradan bir iç aktöre verilen askeri ya da siyasi destek olarak okunamaz. Bu destek, Yemen’in üniter devlet yapısının uzun vadeli olarak tasfiye edilmesine yönelik stratejik bir tercihtir.
STC, yerel meşruiyeti sınırlı olmasına rağmen, BAE sayesinde askeri, mali ve diplomatik kapasite kazanmış; zamanla Yemen’in güneyinde fiilî bir yönetim alanı oluşturmuştur. İngilizce çalışmalarda bu tür yapılar “externally enabled secessionist actors” olarak tanımlanır. Bu aktörlerin varlığı, merkezi devletin yeniden inşasını neredeyse imkânsız hâle getirir. Çünkü çatışmanın çözümü, artık yalnızca Yemen içi dengelere değil; bu aktörleri ayakta tutan dış güçlerin çıkar hesaplarına bağlıdır.
STC’nin İsrail’le kurduğu açık ve örtük ilişkiler, Yemen’deki krizin yalnızca yerel ya da mezhepsel bir ayrışma olmadığını net biçimde ortaya koymaktadır. Bu ilişkiler, STC’yi Aden Körfezi ve Kızıldeniz hattında İsrail–BAE eksenine eklemlenen bir ileri güvenlik aparatı hâline getirmiştir. İngilizce deniz güvenliği literatüründe bu hat, küresel ticaret, enerji akışları ve askeri projeksiyon açısından kritik bir boğaz olarak tanımlanır. Yemen’in güneyinin bu eksene bağlanması, ülkenin egemenliğini fiilen anlamsızlaştırmaktadır.
Yemen’in fiilî bölünmesi, yalnızca Yemenliler için değil; tüm Arap Yarımadası için kalıcı bir kırılganlık üretmektedir. Ancak bu kırılganlık, BAE açısından bir başarısızlık değil; stratejik bir kaldıraçtır. Parçalanmış bir Yemen, güçlü bir merkezi aktörden çok daha yönetilebilir, yönlendirilebilir ve dış müdahaleye açık bir yapı sunmaktadır. Bu nedenle bölünme, geçici bir sonuç değil; kurumsallaştırılmak istenen yeni normaldir.
Libya ve Somali: Süreklilik Kazanan Parçalanmışlık
Libya örneği, BAE’nin istikrarsızlığı nasıl kalıcı hâle getirdiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Halife Hafter’in yıllardır ayakta kalabilmesi, İngilizce literatürde de geniş biçimde kabul edildiği üzere, dış destek olmaksızın mümkün değildir. BAE’nin sağladığı askeri ekipman, finansman, hava desteği ve diplomatik koruma, Libya’daki siyasi çözüm girişimlerini sistematik olarak sabote etmiştir.
Burada dikkat çekici olan, Hafter’in yalnızca Libya içi bir aktör olarak kalmamasıdır. Hafter güçlerinin Sudan’daki RSF ile kurduğu ilişkiler, bölgesel krizlerin artık izole dosyalar olmaktan çıktığını göstermektedir. İngilizce çalışmalarda bu durum “conflict convergence” olarak tanımlanır: Bir ülkedeki vekil savaş, başka bir ülkedeki vekil aktörle birleşerek daha geniş bir istikrarsızlık ağının parçası hâline gelir. Libya, Sudan ve Sahel hattı bu ağın düğüm noktalarından biridir.
Somali’de Somaliland ve Puntland’a verilen destek de benzer bir jeopolitik mantığın ürünüdür. BAE’nin bu bölgelerdeki varlığı, Somali’nin merkezi devlet kapasitesini güçlendirmekten ziyade, onu sürekli olarak bypass eden alternatif güç merkezleri yaratmaktadır. İngilizce Afrika çalışmaları literatüründe bu durum, “fragmented sovereignty” kavramıyla açıklanır. Egemenlik hukuken merkezi devlette kalsa da, fiilî kontrol çok sayıda dış bağlantılı aktör arasında bölünür. Bu parçalanmış yapı, Afrika Boynuzu’ndaki deniz yolları, limanlar ve askeri üsler açısından BAE’ye önemli avantajlar sağlamaktadır. Ancak Somali açısından sonuç nettir: Kalıcı istikrarsızlık, sürekli dış müdahale ve ertelenen bir devlet inşası süreci.
İsrail: Açık Yayılmacılık ve Büyük İsrail Doktrini
İsrail’in bölgesel politikası, son yıllarda niteliksel bir dönüşüm geçirmiştir. Daha önce güvenlik söylemleri arkasına gizlenen yayılmacı pratikler, artık açık ideolojik bir çerçeve içinde ifade edilmektedir. Büyük İsrail doktrini, İngilizce literatürde uzun süre marjinal bir söylem olarak değerlendirilmişken, bugün fiilî devlet politikası düzeyinde dile getirilmektedir.
Gazze’de yürütülen savaş, güvenlik tehdidi argümanlarıyla açıklanamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Altyapının sistematik biçimde yok edilmesi, sağlık ve eğitim sistemlerinin çökertilmesi ve nüfusun yaşanamaz koşullara zorlanması, yerleşimci-sömürgeci (settler colonial) literatürde tanımlanan demografik savaş pratikleriyle birebir örtüşmektedir. Amaç, yalnızca silahlı direnişi bastırmak değil; Filistinli nüfusun Gazze’de kalıcı olarak yaşamını imkânsız hâle getirmektir.
Batı Şeria’da ise ilhak süreci fiilen tamamlanmaktadır. Yerleşimlerin genişletilmesi, Filistin coğrafyasını parçalara ayırarak bağımsız bir devlet ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. İngilizce literatürde bu süreç “creeping annexation” olarak adlandırılır: Hukuken ilan edilmeyen, ancak sahada geri döndürülemez biçimde ilerleyen bir ilhak modeli. Sessizdir, ama kalıcıdır.
Suriye ve Lübnan: Geçiş Sürecinin Sistematik Sabotajı
Suriye’de Esad sonrası dönemin fiilen başlaması, yalnızca ülke içi bir iktidar değişimini değil; aynı zamanda Levant coğrafyasının uzun süredir kilitlendiği jeopolitik düğümün çözülme ihtimalini temsil etmektedir. Ancak bu ihtimal, daha doğmadan hedef alınmıştır. İsrail’in son dönemde yoğunlaşan ve süreklilik kazanan askeri saldırıları, geçiş sürecini desteklemekten ziyade onu bilinçli biçimde kırılganlaştırmayı amaçlamaktadır.
İngilizce güvenlik ve strateji literatüründe bu tür müdahaleler “preventive destabilization” (önleyici istikrarsızlaştırma) olarak tanımlanır. Bu yaklaşım, potansiyel olarak yeniden egemenlik tesis edebilecek, merkezi otoriteyi güçlendirebilecek veya bölgesel denklemde bağımsız bir aktöre dönüşebilecek devletlerin, henüz toparlanma aşamasındayken sürekli baskı altında tutulmasını öngörür. Amaç, doğrudan işgal ya da ilhak değil; kalıcı kırılganlık üretmektir.
Bu çerçevede İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları, savunma refleksiyle açıklanamayacak bir yoğunluk ve süreklilik arz etmektedir. Askerî altyapının ötesinde; havaalanları, enerji tesisleri, lojistik hatlar ve devlet kapasitesinin yeniden inşasında kritik rol oynayan noktalar hedef alınmaktadır. Bu durum, Suriye’nin yalnızca askeri olarak değil, devletleşme kapasitesi açısından da felç edilmek istendiğini göstermektedir.
“Davud Koridoru” ve Coğrafyanın Yeniden Tasarımı
İsrail güvenlik çevrelerinde ve bazı Batılı strateji raporlarında dolaylı biçimde dile getirilen “Davud Koridoru” gibi projeler, Suriye’ye yönelik politikanın salt güvenlik kaygılarıyla sınırlı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tür projeler, Suriye’nin doğu–batı ve kuzey–güney eksenlerinde bütünlüğünü zayıflatmayı; belirli bölgeleri sürekli askeri baskı altında tutarak fiilî etki alanlarına ayırmayı hedeflemektedir.
Bu yaklaşım, klasik sınır değişikliklerinden farklıdır. Haritalar resmen değişmez; ancak egemenlik fiilen aşındırılır. Uzun vadede ortaya çıkan tablo, merkezî otoritenin ülke geneline hükmedemediği, dış aktörlerin hava sahasından kara içlerine kadar serbestçe operasyon yapabildiği bir “yarı-egemenlik” durumudur. İngilizce literatürde bu tür yapılar, “managed instability zones” olarak tanımlanır.
Bu durum yalnızca Suriye için değil, bölgesel düzen açısından da son derece tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir. Çünkü egemenliğin bu şekilde aşındırılması, uluslararası hukukun fiilen askıya alınması anlamına gelir. Güçlü aktörlerin, “potansiyel tehdit” gerekçesiyle zayıf ya da toparlanma sürecindeki devletleri sürekli vurabildiği bir düzen, bölgesel kaosu kalıcılaştırır.
Lübnan: Ateşkeslerin Anlamsızlaştırılması ve Sürekli Gerilim Stratejisi
Lübnan cephesinde ise benzer bir stratejinin farklı bir biçimi uygulanmaktadır. İsrail açısından ateşkesler, bağlayıcı ve uzun vadeli güvenlik düzenlemeleri değil; operasyonel nefes aralıkları olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, İngilizce askeri literatürde “tactical ceasefire” olarak tanımlanır: Çatışmayı bitirmeyi değil, daha elverişli koşullarda sürdürmeyi hedefleyen geçici duraklamalar.
Bu durum, Lübnan’daki tüm diplomatik süreçleri yapısal olarak anlamsızlaştırmaktadır. Çünkü hiçbir anlaşma, hiçbir uluslararası garanti, İsrail’in tek taraflı güvenlik tanımının önüne geçememektedir. Sonuç olarak Lübnan, sürekli bir “savaş–barış arası” durumda tutulmakta; ne tam anlamıyla çatışma bitmekte ne de istikrar mümkün olmaktadır.
Bu stratejinin daha derin bir sonucu vardır: Lübnan devleti, kronik kriz hâli içinde tutuldukça, iç siyasi parçalanmışlık derinleşmekte ve ülke, bölgesel pazarlıkların nesnesi hâline gelmektedir. Bu da İsrail’in uzun vadeli hedefleriyle uyumludur; zira güçlü, merkezi ve egemen bir Lübnan devleti, İsrail güvenlik doktrini açısından her zaman “öngörülemez” bir aktör olarak görülmüştür.
İsrail–BAE Ortaklığı: Yeni Bölgesel Düzenin Omurgası
İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ortaklık, artık ne taktiksel bir yakınlaşma ne de geçici bir çıkar örtüşmesi olarak değerlendirilebilir. Bu ilişki, kurumsallaşmış, çok katmanlı ve uzun vadeli bir bölgesel düzen inşasının merkezî bileşeni hâline gelmiştir. İngilizce uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür yapılar, yalnızca ittifak (alliance) kavramıyla açıklanmaz; daha çok “alignment-based regional orders” veya “hub-and-spoke security architectures” çerçevesinde ele alınır.
Bu modelde İsrail, askeri-teknolojik ve istihbarî kapasitesiyle “çekirdek güç” rolünü üstlenirken; BAE, finansal kaynakları, diplomatik esnekliği ve vekil aktörlerle çalışma kabiliyeti sayesinde bu düzenin operasyonel ve lojistik taşıyıcısı konumuna yerleşmektedir. Böylece ortaya, klasik askeri ittifaklardan farklı olarak, asimetrik fakat tamamlayıcı bir güç paylaşımı çıkmaktadır.
Güvenlikten Düzen İnşasına: Ortaklığın Yapısal Niteliği
Son yıllarda yayımlanan İngilizce güvenlik raporlarında (özellikle Gulf security studies ve Eastern Mediterranean strategy literatüründe), İsrail–BAE işbirliği giderek daha fazla “order-shaping partnership” olarak tanımlanmaktadır. Bu, yalnızca ortak tehdit algılarına dayanan bir güvenlik işbirliği değil; bölgenin nasıl yönetileceğine dair normatif ve stratejik bir tasavvurun paylaşılması anlamına gelir.
Bu tasavvurun merkezinde üç temel ilke bulunmaktadır:
Merkezi ve bağımsız Arap devletlerinin zayıflatılması
Devlet-dışı ya da yarı-devlet aktörler üzerinden kontrol mekanizmalarının kurulması
Askerî istikrardan ziyade yönetilebilir kırılganlık üretilmesi
Bu bağlamda BAE’nin Sudan’da RSF, Yemen’de STC, Libya’da Hafter güçleri ve Somali’de parçalı yönetimlerle kurduğu ilişkiler; İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’de uyguladığı sürekli baskı ve parçalama stratejileriyle birbirini tamamlayan süreçler hâline gelmiştir. İngilizce literatürde bu durum, “functional convergence of security doctrines” olarak ifade edilir.
Filistin Meselesinin Tasfiyesi: Düzenin Kilit Taşı
Bu ortaklığın nihai hedefi konusunda belirsizlik yoktur. İsrail–BAE ekseninin merkezinde, Filistin meselesinin uluslararası bir sorun olmaktan çıkarılması yer almaktadır. Abraham Accords sonrası literatürde sıkça vurgulandığı üzere, normalleşme süreci Filistin’i çözmeyi değil; önemsizleştirmeyi ve gündem dışına itmeyi amaçlamaktadır.
Bu yaklaşım, İngilizce kaynaklarda “issue dilution strategy” olarak adlandırılır. Filistin meselesi, doğrudan çözülmeden; bölgesel entegrasyon, ekonomik işbirliği ve güvenlik ortaklıkları içinde eritilerek etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. BAE’nin bu süreçteki rolü kritiktir: Arap dünyasında İsrail’le açık işbirliği yürüten bir aktör olarak, Filistin’e dair kolektif Arap pozisyonunun çözülmesini hızlandırmaktadır.
Hiyerarşik Bölgesel Düzen ve Arap Dünyasının Yeniden Konumlandırılması
Ortaya çıkmakta olan düzen, eşit egemen devletlerin işbirliğine dayalı bir sistem değildir. Aksine, İsrail merkezli hiyerarşik bir yapı inşa edilmektedir. Bu yapı içerisinde:
İsrail: Askerî, teknolojik ve istihbarî merkez
BAE: Finansal, diplomatik ve vekil ağlarının yöneticisi
Diğer Arap devletleri: Güvenlik bağımlılığı yüksek, manevra alanı daraltılmış aktörler
Bu tür bir düzen, İngilizce literatürde “hierarchical regional order” veya “stratified security system” olarak tanımlanır. Bu sistemde istikrar, adalet ya da egemenlik değil; itaat, uyum ve kontrol edilebilirlik temel değerlerdir.
Parçalanmışlığın Normalleştirilmesi: İstikrar Yerine Kontrol
İsrail–BAE ortaklığının en çarpıcı yönü, istikrar üretmeyi değil; kontrol edilebilir parçalanmışlık üretmeyi esas almasıdır. Güçlü ve bütünlüklü devletler yerine, iç gerilimleri yüksek, dış müdahaleye açık ve sürekli kriz hâlinde tutulan yapılar tercih edilmektedir.
İngilizce güvenlik çalışmalarında bu durum, “managed fragmentation” veya “controlled instability” kavramlarıyla açıklanır. Bu yaklaşım, kısa vadede askeri ve stratejik avantajlar sağlayabilir; ancak uzun vadede bölgeyi kalıcı güvensizlik, silahlanma yarışı ve sürekli çatışma sarmalına mahkûm eder.
İsrail–BAE ortaklığı, bugün bölgesel güç dengesini kendi lehine şekillendirme kapasitesine sahiptir. Ancak bu kapasite, sürdürülebilir bir barış ya da kapsayıcı bir düzen üretmemektedir. Aksine, Batı Asya’yı egemenliğin aşındığı, hukukun askıya alındığı ve şiddetin yapısal hâle geldiği bir coğrafyaya dönüştürmektedir.
Bu nedenle söz konusu düzen, görünürde rasyonel ve “istikrarcı” olsa da; özünde çatışmayı yöneten ama çözemeyen, gücü merkezîleştiren ama güvenliği genelleştiremeyen bir projedir. Ve tam da bu sebeple, kısa vadeli kazanımlarına rağmen, Batı Asya’yı uzun vadede daha derin ve daha karmaşık krizlere sürükleme potansiyeli taşımaktadır.
SONUÇ
Görünürde “istikrar”, “terörle mücadele” ve “bölgesel entegrasyon” söylemleriyle meşrulaştırılan bu düzen, gerçekte egemenliğin aşındırıldığı, devletlerin parçalı hâle getirildiği ve şiddetin yapısallaştırıldığı yeni bir bölgesel rejimi temsil etmektedir.
İsrail’in açık yayılmacılığa evrilen güvenlik doktrini ile BAE’nin örtük ama sistematik nüfuz stratejisi, farklı araçlar kullansa da aynı hedefe yönelmektedir: ’’Merkezi Arap devletlerini zayıflatmak, Filistin meselesini tasfiye etmek ve İsrail merkezli hiyerarşik bir düzen inşa etmek.’’
Bu bağlamda Sudan, Yemen, Libya, Somali, Filistin, Suriye ve Lübnan birbirinden bağımsız kriz alanları değil; aynı stratejik aklın farklı coğrafyalardaki tezahürleri olarak okunmalıdır. İngilizce güvenlik literatüründe giderek daha sık vurgulandığı üzere, bu tür krizler “çözümsüzlük” nedeniyle değil; bilinçli olarak yönetilen istikrarsızlık nedeniyle süreklilik kazanmaktadır.
Özellikle dikkat çekici olan husus, bu yeni düzenin klasik emperyal yapılardan farklı işlemesidir. İsrail–BAE hattı doğrudan ilhak ya da kolonyal yönetim kurmak yerine;
devlet-dışı silahlı aktörleri güçlendirmekte,
iç siyasi bölünmeleri derinleştirmekte,
ateşkesleri ve geçiş süreçlerini taktik araçlara indirgemekte,
uluslararası hukuku fiilen işlevsizleştirmektedir.
Bu durum, Batı Asya’da istikrarın değil, “kontrol edilebilir kaosun” norm hâline gelmesi anlamına gelmektedir.
Ancak bu düzenin en kırılgan yönü de tam burada ortaya çıkmaktadır. Kontrol edilebilir olduğu varsayılan parçalanmışlık, uzun vadede kontrol edilemeyen şiddet döngülerine dönüşme potansiyeli taşır. Sudan’da yaşanan insani felaket, Gazze’deki yıkımın ulaştığı boyut ve Lübnan–Suriye hattındaki sürekli gerilim, bu stratejinin geri tepmeye ne kadar açık olduğunu göstermektedir.
Ayrıca bu düzen, Arap toplumlarının kolektif hafızası ve siyasal bilinciyle de derin bir gerilim içindedir. Filistin meselesinin bastırılması, normalleşme anlaşmalarıyla çözülebilecek bir sorun değildir. Aksine, bastırılan adalet talepleri, uzun vadede daha radikal ve daha yıkıcı siyasal tepkiler üretme eğilimindedir.
Sonuç olarak İsrail–BAE ortaklığı, kısa vadede askeri ve diplomatik kazanımlar elde edebilir; ancak bu kazanımlar, meşruiyet üretmeyen, kapsayıcı olmayan ve kalıcı barış sunmayan bir düzen üzerine inşa edilmektedir. Bu nedenle söz konusu proje, Batı Asya’yı istikrara taşımaktan ziyade, onu daha derin, daha karmaşık ve daha uzun soluklu krizlere mahkûm etme riski taşımaktadır
Batı Asya’da kalıcı istikrar, parçalanmışlığın yönetilmesiyle değil; egemenliğin, adaletin ve siyasal temsilin yeniden tesis edilmesiyle mümkündür. İsrail–BAE eksenli düzen ise bu hedeflerin tam karşısında konumlanmaktadır.
Kaynakça (Seçilmiş İngilizce Literatür)
Kitaplar
Achcar, Gilbert. The People Want: A Radical Exploration of the Arab Uprising. University of California Press, 2013.
Khalidi, Rashid. The Hundred Years’ War on Palestine. Metropolitan Books, 2020.
Mearsheimer, John J. & Walt, Stephen M. The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. Farrar, Straus and Giroux, 2007.
Valbjørn, Morten & Bank, André (eds.). The New Arab Cold War. Oxford University Press, 2022.
Akademik Makaleler
Lynch, Marc. “The Arab Order in Crisis.” Foreign Affairs, 2016.
Phillips, Christopher. “The Regionalisation of the Syrian Conflict.” International Affairs, Vol. 92, No. 2, 2016.
Gerges, Fawaz A. “Israel’s Deepening Authoritarian Turn and Regional Implications.” Third World Quarterly, 2024.
Ryan, Curtis R. “Fragmented States and Regional Security.” Middle East Policy, 2020.
Think-Tank ve Politika Raporları
International Crisis Group. Sudan’s Conflict and Regional Power Competition, 2024–2025.
Carnegie Middle East Center. The UAE’s Expanding Military Footprint in the Red Sea, 2023.
Chatham House. Israel’s Regional Strategy after the Abraham Accords, 2022.
European Council on Foreign Relations (ECFR). Managed Instability in the Middle East, 2024.

