Bireyin kimlik inşa süreci, yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlı olmayan; aile, toplum, kültür ve çağın sunduğu imkânlarla şekillenen çok katmanlı bir yolculuktur. Bu süreçte özgür düşüncenin varlığı ya da yokluğu, bireyin “beşer” düzeyinde kalıp kalmayacağını ya da “insan” olma mertebesine ulaşıp ulaşamayacağını belirleyen temel unsurlardan biridir. Modern dünyada özgür düşünce kavramı sıkça dile getirilmekle, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda bir slogan hâline gelmiş durumdadır. Ancak özgür düşüncenin gerçekten var olup olmadığı, özellikle günümüzün dijital ve küresel düzeni içinde ciddi biçimde sorgulanması gereken bir meseledir.
İnsan, kimliğini inşa ederken öncelikle fıtri (doğuştan gelen) özellikleriyle yola çıkar. Bu fıtri yapı, aile ve toplum tarafından desteklendiğinde birey, “beşer” olmaktan çıkarak “insan” olma yolunda ilerler. Beşer; etten ve kemikten ibaret biyolojik bir varlığı ifade ederken, insan kavramı irade, sorumluluk ve ahlaki bilinçle donatılmış, “eşref-i mahlûkat” olma vasfını taşır. Dolayısıyla insan olmak bir mertebedir ve bu mertebeye ulaşmak, sağlıklı bir eğitim ve çevreyle mümkündür.
Aile, çocuğun kişilik gelişiminde en temel yapı taşıdır. Bu durumu bir kumaşı oluşturan iplik metaforuyla açıklamak mümkündür. Eğer bize “kaliteli” olduğu söylenen ip aslında niteliksizse, ortaya çıkan kusurlu kumaşın sorumluluğunu terziye mi, yoksa ipi temin edenlere mi yüklemeliyiz? Çocukta ortaya çıkan ahlaki ve düşünsel bozulmaları yalnızca bireyin kendisine ya da aileye yüklemek, meseleyi eksik okumak olur. Asıl soru şudur: Birey, düşüncelerinde gerçekten özgür müdür?
Son yüzyılda bireyi en çok etkileyen unsur, aileden ziyade toplum ve özellikle teknolojidir. Geçmişte çocuk, ilk eğitimini annesinden ve ailesinden alırken, günümüzde bu rolü büyük ölçüde teknoloji üstlenmiştir. Dijital mecralar, çocuğa ne öğretiyorsa yaşam algısı da o yönde şekillenmektedir. Daha da önemlisi, birey öğrendiği ilk bilgiyi “mutlak doğru” kabul etmekte, sonradan gelen doğrulara karşı direnç geliştirmektedir. Bu noktada özgür düşünce fiilen devre dışı kalmaktadır.
Alfa ve Z kuşakları bilişim çağının içine doğmuş; X ve Y kuşakları ise bu çağı sonradan deneyimlemiştir. Ancak bilişimi sonradan keşfetmiş olmak, etkilenme düzeyini kayda değer biçimde azaltmamaktadır. Çünkü bilişime yön veren küresel aktörler, “soft power” (yumuşak güç) unsurlarını son derece etkili ve sistematik biçimde kullanmaktadır. Kültürel dönüşüm bir anda değil, zamana yayılarak ve fark ettirilmeden gerçekleştirilmektedir. Kimse bir sabah uyanıp kültürünü, değerlerini ya da yaşam tarzını kökten değiştirmez; bu değişim, küçük ama sürekli müdahalelerle olur.
Küresel sermaye düzeni, varlığını sürdürebilmek için tek tip düşünen, aynı şeylerden hoşlanan ve benzer tepkiler veren toplumlara ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle ideolojik değerlerin yerini güç, para ve şöhret almıştır. Günümüzde “görünür olmak” ve “güçlü olmak” için maddi imkânlar temel ölçüt hâline gelmiş; ahlaki normlar kademeli olarak aşındırılmıştır. İnanç ise bu düzene muhalif bir unsur olarak görülmekte ve bilinçli biçimde önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır.
Devlet, toplumun ihtiyaçlarından doğan; belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kuran siyasal ve tüzel bir yapıdır. Toplum bir aile olarak düşünüldüğünde, devlet bu ailenin babası konumundadır. Babadan beklenen yalnızca şefkat değil; aynı zamanda koruyuculuk ve gerektiğinde disiplin sağlamaktır. Hakikatten uzaklaşmış, küresel düzenin etkisiyle yönünü kaybetmiş bir toplumu korumak için devletin belirli ölçülerde baskı ve otorite kullanması kaçınılmaz olabilir. Burada kastedilen baskı, keyfi bir istibdat değil; toplumu zararlı etkilere karşı muhafaza etmeye yönelik düzenleyici bir otoritedir.
Sonuç olarak, sorun bilişimin ya da teknolojinin bütünüyle kötü olması değildir. Asıl mesele, hangi bilginin süzgeçten geçirilerek topluma sunulduğudur. Özgür düşünce, sınırsız ve başıboş bir alan değil; doğru bilgiyle, ahlaki değerlerle ve bilinçli bir yönlendirmeyle mümkündür. Bu ortamın oluşabilmesi için güçlü bir devlet aklına, sorumluluk sahibi liderlere ve gerektiğinde toplumu koruyacak otoriter tedbirlere ihtiyaç vardır. Aksi hâlde özgür düşünce söylemi, küresel düzenin şekillendirdiği sahte bir özgürlükten öteye geçemeyecektir.

