Mustafa Kemal Öz
Bazen insan öylesine daralır, yıpranır, sıkılır ki söze nereden başlayacağını bilemez. Çünkü yaşananlar konuşmaya, anlatmaya, söze hacet bırakmaz. Belki de “üç maymunu oynamak” kavramı işte böyle bir zamanda Japonya’da ortaya çıkmıştır.
Deyimler sözlüğü bu kavramı açıklarken “Gerçeklere gözünü kapatıp başını derde sokmamayı, doğruları dinlemeden ve söylemeden kurnazlıkla aradan sıyrılmayı temsil eder” diyor. Ancak durum şu ki meğer bizler, bu kavramın bile yetersiz kaldığı bir çağda yaşıyormuşuz. Günümüzde yaşananlar için bu kavramın yetersiz kalacağı Japonların bile aklına gelmemiş anlaşılan.
Evet, insanoğlu üç maymunu oynamayı bıraktı. Çünkü bu üç maymunu o kadar sevdi ki, bizzat üç maymun olmaya karar verdi. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Yaşananlara bu kadar kör, sağır ve dilsiz olmak başka türlü nasıl mümkün olabilir?
Oysa bizler, insan haklarından bahseden, çağdaş, modern, gelişmiş toplumların yönettiği bir dünyada yaşıyorduk. Bu toplumların tek bir derdi vardı:
“Diğerlerini de kendileri gibi gelişmiş, modern, çağdaş toplumlara dönüştürmek.”
Bunun böyle olduğuna inanmamız için bütün aydınlarımız, sanatçılarımız, politikacılarımız gece gündüz demeden ellerinden geleni yaptılar. Bu konuda şüpheleri olan, soru soran, araştırma yapmak isteyen herkes ise yobaz, gerici, şeriatçı olarak yaftalandı. Hiç kimse ama hiç kimse, gelişmiş, çağdaş ve modern efendilerimizin emirlerini, isteklerini ve yaptıklarını sorgulayamazdı.
Gel gelelim ki bu efendiler, sahip oldukları refahı, teknolojik gelişmeleri ve endüstriyi yaklaşık iki yüzyıllık sömürge düzenine borçluydular. Bu yolda, yeni kıtanın işgali sırasında “120 milyon Kızılderili”nin katledilmesi; insan gücü sağlamak için yüz milyonlarca Afrikalının köleleştirilmesi, bu köleleştirme sürecinde on milyonlarcasının katledilmesi; Asya kıtasının medeniyetinin, kültürünün ve değerlerinin vahşice yok edilmesi; gasp edilen serveti paylaşmak için iki dünya savaşının başlatılması ve yaklaşık 90 milyon insanın yok edilmesi, sadece ama sadece zikretmeye bile değmeyen küçük ayrıntılardı.
Başçavuşumuzun tabiriyle, işin fıtratında, tabiatında olan olağan kayıplardı bunlar.
Ama insanoğlu işte… Ne yapalım, Siyonist efendilerin bütün “iyi niyetlerine” rağmen işler onların istediği gibi gitmemeye başladı. Başımıza diktikleri başçavuşlara, aydın müsveddelerine ve şahsiyet ile hüviyet yoksunu sanatçılara rağmen, yaratılışına yönelen bu yolda adalet, maneviyat ve aklaniyet arayışına talip insanlar bu karanlığı yırtan meşaleler olmaya başladı. Bu meşaleler etrafında toplanan insanlar direnişi, hürriyeti ve istiklali kovalar oldu.
Hürriyet aşkı, insana yeniden kölelikten kurtulup Yaratan’ına yönelmeyi, hak ve hakikatten başkasına boyun eğmemeyi aşıladı. İstiklal ülküsü İslam İnkılabı’na kapı araladı ve bu davanın yayılmasına dayanak oldu. Direniş büyüdü; kendini Siyonist emperyalizmin karşısına dikilecek kadar cesur, onurlu, kararlı ve fedakâr bir eksene dönüştürdü.
Bunu gören Siyonist efendiler, kâğıtları yeniden karmaya karar verdi. İlk önce başçavuşları, aydınları ve sanatçıları aracılığıyla bu yoldan çıkmış kölelerin haddini bildirmeye kalktılar. Başlarını ezdiler, onları aşağıladılar, yoksun bıraktılar. Fakat bunlar yetmedi, yetemedi… Bu sadık uşaklar, kalplerinde hak, hakikat ve hürriyet aşkı yanan insanların nurunu söndüremedi.
Bunun üzerine efendiler, üzerlerine geçirdikleri sahte insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik, barış ve kardeşlik elbiselerini yırtıp attılar. Kana susamış, cani ve vahşi özlerini dışa vurdular.
Gazze savaşı patlak verdi. Yüzlerce okul, hastane ve ibadet merkezi on binlerce ton bombayla yok edildi; on binlerce masum kadın ve çocuk, bütün dünyanın gözü önünde vahşice katledildi. İnsanlara da bunu canlı canlı izlettiler. Hiç kimse ama hiç kimse bu caniliğe itiraz etmemeli, oturup Hollywood filmi izler gibi izlemeliydi.
Tabii ki bu ilk vahşet değildi; Cezayir’den Vietnam’a, Afganistan’dan Irak’a kadar bu vahşet yaşanıyordu. Ama ilk defa canlı canlı, bütün dünyanın gözü önünde yaşandı. Önceki katliamlarda üç maymunu oynamak kolaydı: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum”; sorun yok, her şey özgürlük içindi. Ancak bütün bu facia canlı canlı yaşanırken üç maymunu oynamak mümkün olmadı. İnsanların zayıf ta olsa vicdanları, kalpleri, yürekleri vardı. İnandırıldıkları, güzellemelerle sürdürdükleri hayatın bir kurmaca olduğunu, sefahatle dolu elit yaşam tarzlarının yanılsama olduğunu, demokrasi denen şeyin güç sahiplerinin halkları kontrol etmek için kullandığı bir aparata olduğunu ve aslında her şeyin yalan olduğunu görmeleri, batı toplumlarında travmalara yol açtı.
Siyonist efendilerin bütün bu dertleri yetmezmiş gibi, direniş ekseni Gazze’nin yanında yer aldığını ve bunun için her türlü bedeli ödemeye hazır olduğunu ilan etti. Bu yolda en değerli insanlarını feda ettiler. Başta asil Lübnan Hizbullah’ı, sonra Yemen’in korkusuz aslanları Ensarullah, ardından Irak’ın Kuvâ-yi Millîyesi Haşdi Şabi ve bütün bu direnişin kalbi ve aklı olan İran İslam İnkılabı…
İnsanoğlu afalladı. İlk defa birileri böylesine eşsiz ve emsalsiz bir şekilde Siyonist efendilere karşı çıkıyor, direniyor ve onları çaresiz bırakıyordu. Artık üç maymunu oynamak iyice imkânsız hâle gelmişti. Gazze’de yaşanan bu vahşeti canlı canlı izlemek yetmezmiş gibi, başka milletlerin de bu vahşete sessiz kalmadığını, direniş gösterdiğini görmek kölelik ayarlarını iyice bozdu.
İşler Siyonist efendiler için iyiye gitmemeye başladı. Yüzyılı aşkın süredir ehlileştirdikleri insan sürüleri homurdanmaya başladı. Tam da bu sırada Siyonist efendiler gözünü kararttı; “Epstein Dosyası” ortaya atıldı. Batı toplumuna ve bu toplumun kölesi olan bizim başçavuşlara, aydınlara ve sanatçıların tepesine; sapıklık, tecavüz, yamyamlık ve pedofili şelaleden dökülürcesine yağmaya başladı.
Dünya birden şu gerçeğe uyandı: Meğer yaklaşık otuz yıldır Batı’yı ve onlarla birlikte hareket eden ülkeleri yöneten politikacılar, iş insanları, sanat ve bilim dünyasının önde gelenleri; naçizane bir ifadeyle tecavüzcü, yamyam, sapık pedofili ruh hastalarıymış.
Yani kimse Siyonistlere hiçbir şey dememeli, yapacakları şeyler için hiçbir tepki göstermemeliymiş. İşte film burada koptu. Dünya sessizliğe büründü. Kimse kendisini yöneten, fikir veren, yaşam tarzı aşılayan insanların böyle caniler olduğunu görmek, duymak ve bilmek istemiyor.
Sözün özü şu ki: Bütün bunlardan sonra üç maymunu oynamak yetmez. Çünkü Siyonist emperyalizm Gazze’de yaptığını bütün Orta Doğu’da yapmaya kararlı. Öyleyse ya üç maymun olacaksınız ya da ödenecek bütün bedellere göğüs gerip bu Şeytanlığın karşısında duran tek kale olan direniş ekseninin yanında yer alacaksınız.
Elbette bu yolda Kerbelâ’yı yaşamak da var; İbrahim (a.s.) gibi ateşe atılıp yaşadığımız toprakları gül bahçesine döndürmek de.
Ya şerefiyle şehadete erecek ya da izzetle zafere koşacak direniş ekseni. Rabbim ne nasip ederse hoştur bize.
“Ben Japon değilim, bana ne üç maymundan; bana dokunmayan yılan bin yaşasın,” diyenler olmasın. Çünkü bu yılan, siz isteseniz de istemeseniz de herkese dokunacak.

